Bir süre önce, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemi Türk edebiyat klasiklerine merak sarmıştım. Namık Kemal, Ahmet Midhat Efendi, Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklıgil gibi yazarların başyapıtlarını arka arkaya okudum. Bu yazarlar arasında Halit Ziya’nın romanları bende her zaman ayrı bir yerde durdu. Özellikle “Mai ve Siyah”ı okuduktan sonra onun anlatım gücüne hayran kalmıştım. Ama listemde bir kitap daha vardı. Halit Ziya’nın “olgunluk dönemi eseri” olarak gördüğü Kırık Hayatlar.

 

Neden Farklı?

Çünkü bu kitapta o klasik Doğu-Batı çatışması yok. Batılı olacağım diye gülünç hallere düşen tipler yok. Halit Ziya, kadını anlatmış ama birey yerine koyarak sorunlarını yazmış. Namık Kemal’in “İntibah” romanındaki gibi fitne unsuru olarak görmemiş. Batılı değerlerin bireye etkilerini yazmış ama Ahmet Midhat’ın Felatun Bey veyahut Hüseyin Rahmi’nin Şöhret karakteri gibi alaya almamış. Yine Batılılaşma bağlamında Osmanlı sosyetesi ve toplumunu anlatmış ama Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’inde yaptığı gibi toplumu komik durumlara düşürmemiş.

Halit Ziya, perdeyi sunmuş ama arkasını okurun dikkatine bırakmış. Bu incelikli anlatım, bana yazarın asıl anlatmak istediğini yakalama keyfini yaşattı. Okurken “sevgili yazar ne demek istediğinizi anladım, çok zarifsiniz” dedirtti bana.

Eserde Feminizm var, toplumun ve bireyin yenilikler karşısındaki değişimleri var. Osmanlı sosyetesinin bozuklukları var. Arzu ve irade çatışması var. Kendini tanıyan bir insanla, kendini bastıran bir insanın yaşadığı hayat tarzları var. Gerçek hayattan alınmış gibi bir yasak ilişki anlatısı var. Batı edebiyatı (Rus klasikleri dâhil) konusunda mütevazı olamayacak kadar iddialı bir okurum. Orada bulduğum çok katmanlı anlatımı Halit Ziya’nın bu romanında da buldum

Dahası eser, Freud’un psikanalizini ve Dostoyevski’nin içsel çözümlemelerini hatırlatan bir üslup ile yazılmış. Hatta bazı sahnelerde karakterlerin tam da olması gerektiği gibi davrandığını görmek, bana yazarın zekâsı karşısında hayranlık duygusu yaşattı. Şunu da fark ettim ki Natüralizm ve Realizm sadece Batı edebiyatına özgü değil, bizim edebiyatımızda da bir örneği var.

Ömer Behiç ve Neyyir

Romanın merkezindeki Ömer Behiç, toplumun gözünde bir ahlak timsali, iyi bir eş ve baba figürü. Fakat bilinçaltında bastırdığı arzular, roman ilerledikçe kendisini açığa çıkarıyor. Neyyir ile olan ilişkisi bu anlamda çok çarpıcı: Bir yandan ahlak, namus, toplum değerleri… diğer yandan bedensel arzu. Neyyir’in söylediği şu cümle ilişkilerinin özünü öyle güzel özetliyor ki: “Biz zararlı bir içkinin müptelalarına benziyoruz ki bir yandan ölüyoruz, bir yandan elimizi yine onun şişesine uzatıyoruz.” Bu söz sadece bir yasak aşkı değil, insanın içsel çatışmasını da anlatıyor.

Kırık Hayatlar’da Kadının Yazgısı

Kırık Hayatlar sadece bir aşk romanı değildir, dönemin Osmanlı toplumunda kadının konumunu, çaresizliğini ve hayata tutunma mücadelesini derin bir empatiyle anlatan bir sosyal eleştiridir. Bu roman, bir yandan bireysel dramları işlerken, diğer yandan ataerkil düzenin kadın üzerindeki baskılarını çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer.

Vedide’nin İlahları Değişse de Kaderi Değişmez

Vedide, romanın merkezindeki en masum kadın karakterdir. Vedide, yazarın deyimiyle: kocasından, çocuklarından, evinden başka meşgul olunacak bir şeyin varlığına inanmayan bir annenin kızıydı. Babası ise, evin içinde tapılacak, en küçük arzularına kutsal birer emir hürmetiyle itaat edilecek bir “ilah” tı.

Eğitimden de mahrum bırakılan Vedide, bu şartlar altında büyür ve evlendikten sonraki hikâyesini -ki başka çaresi de yoktur, tahmin etmek zor olmaz. Anne rolüne kendisi geçer, “ilah” ise artık kocasıdır. Kendi iç dünyasında bile kocasına eşit olmadığını hisseder, ondan kültürel olarak geri kalmanın üzüntüsünü yaşar: “Kendi kendine aralarındaki kültür mesafesini o kadar uzak görmekten üzüldüğü olurdu. Onun tanıdığı, hemen her gün gördüğü kadınlar arasında kim bilir ne kadar iyi eğitim alanların olduğunu, Ömer Behiç’in onlardan sonra kendisini kim bilir ne kadar aşağı görerek payına sıradan bir kadının düşmüş olmasından hayıflanma ihtimalini düşünerek kalbi sızlardı.”

Vedide’nin hikâyesi, dönemin kadınına biçilen dar çerçeveyi gözler önüne serer: “Ev, koca, çocuk… ve başka hiçbir şey.”

Suzidil: Şiddetin Gölgesinde Bir Hayat

Suzidil’in yaşadıkları, kadına yönelik şiddetin sıradanlaşmasını gösterir. Tokat, onun hayatında bir istisna değil, bir âdet hâline gelmiştir:

“İlk zaman şaşırmıştım. Kızlığımda karılarını döven erkekleri işitirdim de inanmazdım, bu hikâyeler bana uydurma gelirdi. Sonra bir gün, nedenini bilmem, olmayacak bir şey için, onun ilk tokadını yiyince şaşırdım, sahiden vurmamış da bir yanlışlık olmuş zannettim. Bu ilk tokattan sonra artık adet oldu, ikide birde tokat…”

Ekonomik yoksulluk, sosyal güvencesizlik ve kocanın ilgisizliği, Suzidil’i boşanma yollarına sürükler. Toplumu ve bürokrasiyi aşabilip bunu başarmış olsa dahi kurtuluş belirsizdir.

Şekûre: Bir İlaç Gibi Kullanılan Hayatlar

Şekûre’nin öyküsü, kadının bir birey değil, bir araç olarak görüldüğünün en acı örneğidir. Bir ailenin gözünde Şekûre, sadece “bir ilaç, bir çare”dir. Onun duyguları, geleceği kimsenin umurunda değildir. Oysa hayatı feda edilmiştir ve sonunda bu feda, onun ölümüne kadar gider:

“Onların gözünde Şekûre bir alet, alınacak bir ilaç, başvurulacak bir çareydi ki kendisinden beklenen fayda hâsıl olmayınca atılabilirdi.”

Dulluk: Toplumun gözünde “Biçare taze” olmak

Romanın en çarpıcı kısımlarından biri, dul kalmanın yarattığı toplumsal algıdır.

Halit Ziya, dul bir kadının içine düştüğü yalnızlığı, şöyle tanımlar: “Dul! Bu kelimenin manası rüyasız, ışıksız, karanlık bir geceydi. “

Kadının geri döndüğü baba evinde değişen sadece anne-babanın bakışları değildir. Kardeşlerin kıskançlık ve didişmeye dayalı ilişkisi bile yerini merhamete bırakır. Yazar dul kadının çevresindeki eşyaya kadar sinen yabancılık duygusunu şöyle tasvir eder: “Etrafını saran eşyada bile, ‘A, siz misiniz? Biz sizi gitti zannediyorduk!..’ diyen bir hayret ifadesi fark ediyordu.”

Bu satırlar, bir kelimenin, bir sosyal damganın kadının hayatını nasıl kararttığını gösterir.

 

Bir Asır Öncesinden Bugüne

Kırık Hayatlar, yüz yılı aşkın bir süre önce yazıldı ama içindeki kadın hikâyeleri bugün bile tanıdık. Vedide’nin eğitimden yoksunluğu, Suzidil’in şiddetle kuşatılmış evliliği, Şekûre’nin iradesizce feda edilişi, dul kadının yalnızlığı…  Dahası buraya sığdıramadığım Andelip Bacı gibi konaklarda çalışan biçare hizmetçilerin sosyal güvenceleri şunlardır: konak sahibi kötü kalpliyse evden atılmak, konak sahibi cömertse emekliliğini ayrı bir evde Bey’in vereceği nafaka ile geçirmek. Ya da bir koca bulup evlenmek. Koca kötü çıkar ya da erken ölürse, bir çare daha var o da ikinci bir evlilik yapmak. İşte hepsi bu… Hepsi, Halit Ziya’nın çağını aşan bir gerçeklikle anlattığı yaralar.

Bu romanı okurken, sadece edebiyatla sınırlı kalmayan bir şey hissediyoruz. Yüzyıl önceki kadının çığlığı, hâlâ bugünün duvarlarında yankılanıyor.

 

Peki Sonu?

Tüm bu derinlik, son sayfalarda dağılıyor. Roman boyunca Batı tarzında ilerleyen üslup, finalde bir anda Doğu romanlarının melankolik, hatta ağlak havasına bürünüyor. Sanki final bölümüne gelindiğinde Halit Ziya masasından kalkmış ve yerine başka biri oturmuş da o yazmış gibi. Sanki yazarın kafasına silah dayamışlar, “Hemen bitir!” demişler gibi…

Bana Ne Kaldı?

Tüm bunlara rağmen Kırık Hayatlar bende çok şey bıraktı. Okuması kolay bir roman değil, sabır istiyor, zihinsel çaba istiyor, düşündürüyor, sorgulatıyor. Bitirdiğimde sadece bir roman değil, bir dönemin panoramasıyla yüzleşmiş gibi hissettim. Özellikle Osmanlı kadınının toplumsal statüsü hakkında yazdıkları, dönemi için çok cesur. Zira dönemin edebiyatında çoğu zaman kadın ya idealize edilmiş ya da fitne unsuru olarak sunulmuştur. Halit Ziya’nın zekâsına, kalemine ve aydınlığına bir kez daha saygı duydum.

 

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments