
‘Böyle zorla düğün olmaz ki,
Yok mu sevdiğin?
Böyle zorla gelin olunmaz ki,
Yok mu bildiğin?
Duvaksız gelin olmaz,
Duvaksız gelin olmaz…’
Şarkısı çalıyordu fonda. Gelin kızımız tam da o esnada kuaförün kapısından içeri girmişti. Bir hışımla açtı ağzını, yumdu gözünü:
“Nereden çıktı şimdi bu şarkı? Şaka mı bu Allah aşkına? Rica etsem şu radyo kanalını değiştirir misiniz? Bugün kimse keyfimi bozamaz. Bir kasım sabahı doğan ben, başka bir kasım akşamı evleneceğim. Bu tarihi bir yere yazın lütfen: 11.11.2006; kız kendini yaktı! Hah… Hah… Hah… Abla, Sinan arabadan eşyalarımı getiriverin. Ben de kuaför koltuğuna yerleşeyim hemen.”
Bir an sustu. Aynada kendine baktı. “Ne! Duvağım yok mu poşetlerin içinde? Duvağım, duvağım nerede? Evde mi unuttuk yoksa? Sinan koş, yetiş! Getir duvağımı, gecikmeyelim. Rezil olacağız eşe dosta. Duvak yoksa ben de yokum!” diyerek oracıkta öfkesini kustu.
Aniden; aynadaki bakışında geçmişin yankısı belirdi. Hafifçe başını eğdi. “Hay aksi şeytan,” dedi içinden. “Yine yaptı yapacağını.”
***
Hikâye yirmi dokuz yıl önce, soğuk bir Ankara sabahında başladı. Takvimler 07.11.1977’yi gösteriyordu. Kadın, evinin salonunda sancılanmaya başlamıştı. Alt katta oturan annesine haber yolladı. Fakat o sabah, sokakta ne taksi vardı ne de bir vasıta. “Hay Allah,” dedi kadın, “hastaneye nasıl varacağız şimdi?”
İyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş. O misal, mahallenin bakkalı Hakkı Bey imdatlarına yetişti. Bacı gibi saydığı Fatma Hanım’ı ve anasını Anadol marka arabasının arkasına oturttu, gaza bastı. Sancısı giderek artan kadın alelacele doğumhaneye alındı. Diğer kadınların bağırış çığırışları kulaklarını tırmaladı. Şöyle bir etrafına bakındı ardından ıkınmaya başladı. Beşinci doğumuydu bu, doğrusu pek sakindi. “Belki bu sefer oğlum olur,” diye geçirdi içinden.
Ama kaderin planı başkaydı. Akça pakça bir kız çocuğu, kesesiyle birlikte dünyaya geldi. O an lohusa kadın hem şaşırdı hem gülümsedi. Hemşire sordu: “Tatlım geçmiş olsun, ne koyalım bu duvaklı tonton kızımızın adını?” Yorgun anne, gözleri dolarak fısıldadı: “Şifanur olsun adı.”
Eskiler duvağıyla doğan çocuk şifalı olur derdi, dokunduğu yerde çiçek açtırırmış. Her derde deva olmak kolay mı? Ama o gün kimsenin aklına gelmedi: Ya bu şifalı çocuk, bir gün kendi yarasına derman olamazsa?
***
Aylar geçti. Şifanur yürümeye başladığı gün topallamaya başladı. Ailesi onu koşa koşa doktora götürdü. Doktorlar onu vakit kaybetmeden ameliyat ettiler, bacaklarını alçıya aldılar. Küçücük kız, evin salonunda babasının kurduğu salıncakta günlerini geçirdi. Muzip babası “Yaramazlık yaptı, Allah taş etti,” diye korkuturdu mahalleli çocukları. Ablaları ise kucaklarından indirmezdi onu. Kimseler bilmezdi, o salıncakta sallanan kızın kalbinde içten içe bir hüzün büyürdü.
Gel zaman, git zaman, aktı zaman. Anne Fatma Hanım maşallah genç kız gibi sapasağlamdı. Şifanur’unsa çenesi hiç durmazdı. Bazen “Sana yaradı da bana pek yaramadı bu dünya,” derdi annesine. Öyle mi? Fatma Hanım gülümserdi sadece: ‘ Odana bakiiim…’
Evde dört abla, bir ana, bir baba; Şifanur’a salon dışında oda yoktu ta ki ablası Zeynep “Ben de duvak isterim,” deyip evden gidene kadar. O zaman evin odaları birden boşaldı. Onun da artık bir odası vardı. Doyasıya yattı bir o odada, bir bu odada. “Darısı duvağa,” dedi kendi kendine.
***
Ve işte bugün o gündü. Duvağıyla doğan kız, sonunda kendi duvağını takacaktı. Ama hayat yine oyununu oynuyordu; duvak ortada yoktu.
“Üf ya, bende ki de şans! Böyle günde unutulur mu taçlı duvak? Nerede kaldı bu adam yahu? Kızlar aradınız mı nişanlımı? Yolda mıymış? Bu kadar oyalanılmaz ki. Ne yolmuş ama. Müstakbel kocam fikrini değiştirmiş olmasın sakın. Vay başıma gelen ya da bir türlü gelemeyen. Neyse ne… Duvağımı istiyorum bir an evvel. Sinirden ağlayacağım vallahi. Çenemle bezdiririm sizi. Burası çok mu karanlık, bana mı öyle geliyor? Lambayı açıverin hadi.” dedi sinirle. Kızlar gülüştü.
Oysa Şifanur’un içinde başka bir telaş vardı. Aynada saçlarına şöyle bir baktı, sonra hafifçe gülümsedi. “Belki de duvağım kaderime çoktan taç edilmişti,” dedi içinden.
Kulağında deminki şarkı yankılandı. “Duvaksız gelin olmaz…” Belki de oluyordu; çünkü o, duvağını doğarken takmıştı zaten.
Sonunda duvağı eline ulaştı, derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi. “Artık hazırım.”
Gelinliğini giydi, saçlarını düzeltti. Aynadaki yansımasına son bir kez baktı. Gözleri parladı; hüzün, mizah ve minnet karışımı bir ışıkla.
“Dünya evine giriş bir, iki… Gerçi canım ablalarım der ki ‘Biz girdik te ne oldu sanki.’ Olsun denemekten zarar gelmez ki. Bu duvağı ilk takışım değil biliniz ki,” dedi şakalaşarak.
“Şifanur’um ben, duvağıyla doğurmuş anam beni. Belki de ben, o günden beri hep bu düğüne hazırlanıyordum.”




