Hayatımın şimdi olduğundan başka bir yere doğru evirildiğini seziyordum. Kendimi dünyanın en kutsal, en önemli, en özel işini yapıyor gibi hissediyordum. Bunun için dünyaya gelmiştim sanki eksiktim ve şimdi tamamlanıyordum. Anne oluyordum. Hem çok mutluydum hem endişeli. Ona dünyanın en güzel nimetlerini sunmak istiyordum. Yorulmak ve doymak bilmeden alışveriş yapıyor, kitaplar okuyor ve anne-bebek eğitimleri veren kursları hiç kaçırmıyordum.  Doğum yöntemlerini araştırıyor kendime bir türlü iyi bir “yöntem” ve hastahane seçemiyordum. Bir yandan da ona yetememenin endişesini taşıyor, doğurmaktan korkuyor, çoğunlukla kimselerin bilmediği endişe nöbetleri geçiriyor, bazen ağlıyordum. Annem şaşırıyor ve kızıyordu bu hallerime. Anlam veremiyordu bir türlü. Ruhunda karşılığı yoktu git-gellerimin. Altı tane çocuk doğurmuştu. Üstelik kocası ya da annesi dahi yanında yokken. Çocuk doğurmak dünyanın en olağan işiydi. Tarlada bile doğurmuşluğu vardı. Doğurur doğurmaz sırtında tarlaya taşıdığı beşikle, alnının terini akıta akıta sonuna kadar helal olan rızkını kaldığı yerden kazanmaya devam etmişliği ve bu yorucu mücadeleden asla şikâyet etmemişliği… Tüm ağır şartlara rağmen tarlada yanı başında oynayan çocukları ve beşikteki yavrusuyla dünyanın en mutlu kadını idi O. Toprak çocuklarının rızkıydı. Toprağı da bu yüzden yavrusu gibi seviyor, ihmal etmiyordu. O, aslında her şeyi seviyordu; kurdu, kuşu, börtü böceği, bulutu, derdini ve yorgunluğunu… Ağzından bir kere bile isyan sözü çıktığını işitmiş değildik, kimseye serzenişte bulunduğunu da. Yüreği topak gibi genişti… Son aylarım yaklaştıkça annemin doğum hikâyeleri canlanıyordu hala diri olan hafızasında, ilk gün ki kadar taze duygularla. Anımsadıkları ile kâh neşelenip, kâh hüzünlense de hüznü mutluluğunu gölgeleyemiyordu. Doğurganlığının kıvancını yüzünden okuyordum. En ince ayrıntısına kadar bildiğim hikâyelerimizi her defasında dinlemekten keyif alıyor, usanıp sustuğunda anlatması için zorluyordum. En sevimsiz kısmı tarla hikâyeleri idi hatıralarımızın.  O anlattıkça ben ürperiyordum. Bırak tarlada doğurmayı, evde doğurmayı bile hayal edemiyordum. Tek kelime ile korkunçtu bu, korkunç! Bazen düşünüyordum “hangimizin anneliği daha kutsal acaba?” Diye. Dilim anneliğin her zaman, her şartta kutsal olduğunu söylerken, gönlümü buna itiraz ederken buluyordum.  Onun da itirazları vardı. Bitmeyen alışverişlerimi gördükçe hoşnutsuz bakıyor “çocuğun yediği kar, giydiği zarar kızım” diye serzenişte bulunuyor, görmediği her işim için “yeni zaman icadı” bunlar diye söylenip duruyordu. Ne bu kadar debdebeye ne de titizliğe gerek yoktu O’nun dünyasında.  Yadırgamıyordum da bu tavrını. Neticede O, büyüyen bir çocuğunun küçülen giysileriyle diğer çocuklarını büyütmüş bir kadındı. Yine de heyecanımı paylaştığını görüyordum. Elindeki örgülerin biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Patikler, hırkalar, bereler ardı ardına en güzel modellerle ve sevgi dolu manilerle örülüyordu. Yavrumun giysilerine yalnız anneanne eli değmiyor, şefkati de işliyordu. Hangisi sıcak tutacaksa, hangisi bir bebeğe renk olarak yakışacaksa ve hangisi gül tenini acıtmayacaksa ona göre özenle seçiliyordu yumak yumak ipler…

 

Son on günüm kalmıştı yavrumu kucaklamaya. Hayatıma dâhil olmasının verdiği mutluluğu o bunun farkında dahi olmadığı halde “baby shower” partisi düzenleyerek ilan etmeye hazırlanıyordum. En mutlu zamanlarımı dostlarımla paylaşmak istiyordum. Günler öncesinden en güzel mekânı ayarlamıştım. En iyi organizasyon şirketiyle anlaşmış, davetli listelerini özenle hazırlamıştım. Nasıl ki giysilerin en güzelini, eşyaların en kalitelisini ve kalacağı odanın en ferahını seçtiysem yavrum için gelişinin mutluluğuna ortak olan misafirlerim için hediyeler ve ikramların da en güzelini hazırlatmıştım. Anacığım buna da anlam verememişti. Günlerdir süren telaşıma şaşırıyor, ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle bana bakıyor, olan biteni içine sindiremediğini hal diliyle ifade ediyor ama beni durduramıyordu. Son hazırlıklarla ilgileniyordum. Bir ara yorgun düşerek yanına oturacak kadar vakit bulduğumda;

-Deden siz doğduğunuzda akika kurbanı kestiydi, saçınız kadar da sadaka verdiydik.

 dedi usulca. Dedem kesmişti, çünkü babamın yapması ayıp karşılanıyordu geleneğe göre. Çocuklarını da sevmezdi babasının yanında aynı gelenekten mütevellit. Annem bana yol-yordam öğretmeye çalışıyordu ama nafile. Kendi dünyamın sesi diğer tüm sesleri bastırmaya yetiyordu. İki kuşak arasına kapanması zor bir uçurum girmişti. O da farkındaydı bunun. Neden ve nasıl olduğunu bilmiyordu ama anlıyordu. Belki de bunun verdiği kederle çoğu zaman köşesinde sessizce oturuyor, yorgun, içine çökmüş çukur gözlerle uzun uzun boşluğa dalıp gidiyordu.

-Yaparız anneciğim, onu da yaparız. Sen düşünme bunları,

 diye gönlünü almaya çalışıyordum o kadar. Ama yapıp yapmayacağımdan ben bile emin değildim. Misafirlerim yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Bir aksilik çıkması ihtimaline karşı endişeliydim. Kalabalık gitgide artıyordu. Kalabalıkla beraber bebek için gelen hediyeler de tabii. Neyse ki ilerleyen saatlerde endişem yerini mutluluğa bıraktı. Umduğumdan daha güzel bir parti oluyordu, organizasyon şirketi yüzümü kara çıkarmadı. İçimden;

Helal olsun,

diyordum.  

Aldığınız her kuruş helaldir size. İkinciyi de sizinle yaparım ben!

Ortamın havasıyla dağılan “annelik” endişelerim birincinin korkusunu perdelemiş, ikinciyi düşündürmeye başlamıştı bile.  Yeme içme faslından sonra salonda toplantı için ayrılan geniş bir mekâna geçtik. Annem ayıp etmemek için misafirleri karşıladıktan ve yeme içme faslı sona erdikten sonra kendisine çok yabancı olan bu dünyanın mecbur bağlayıcılığından kurtulmaya çalışarak sakin bir köşeye çekilmişti. Daha önce doğum yapmış olanlar hikâyelerini anlatırken onları can kulağı ile dinledim, nasihatlerini zihnime özenle kaydettim. Bir ara aklım anneme takıldı. Gözlerimle aradım ama göremedim. Üstünce çok durmadım sonra. Nasılsa buralardadır. Tekrar sihirli dünyama döndüm. Herkes olağanüstü doğum hikâyesini bitirdikten sonra sıra bana gelmişti. Tecrübeli olduklarından dolayı ortamda kıdemli asker gibi dolaşan annelere merak ettiklerimi soruyordum. Ardından sıra hediyeleri dağıtmaya ve fotoğraf çektirmeye geldi. Kaç yüz bin aynı kare fotoğrafları çektirdiğimizi hatırlamıyorum bile. Saatlerdir ayaktaydım ve artık o kadar yorulmuştum ki az evvel birinciyle yüzleşmeden ikinciyi isteten duygularımdan tamamen sıyrılarak bu defa tövbe ettim partilere ve çocuğa. Bir an evvel bitmesi için can atıyordum bu işkencenin. Annemin;

-Yorgunluk sana gelmez kızım

Uyarısına rağmen kulak asmamış ve bildiğimi okumuştum her zaman ki gibi. Şu an sürekli değişen hormonlarımın da etkisiyle olacak çok pişmandım. Demek annem bilgeymiş! Sonunda misafirler yavaş yavaş gitmeye başlamıştı. Ortalık epey sakinleşince derin bir oh çektim. Bir ara uzak akrabamız Kadriye teyze geldi yanıma;

-Kızım, anneni göremedim? Gitmeden bir Allahaısmarladık diyeyim.

O kalabalıkta unuttuğum annemi hatırladım. Şöyle bir göz gezdirdim salona ve Onu kalabalıktan uzak bir köşede yalnız otururken gördüm. Her zaman ki gibi elinde tespih sakince bir şeyler mırıldanıyordu. Koluna girdim;

 

-Gel götüreyim seni Kadriye teyze,

dedim yorgunluğuma rağmen tüm sıcaklığımla. Anneme doğru yürümeye başladık. Yaklaştığımızda neşeli bir tonla seslendim;

-Anne, bak kimi getirdim sana.

Usulca başını çevirdi ve tanıdık simayı görür görmez ışıldadı huşu ile dolu mütebessim çehre. Kendi dünyasından bir dost görmenin verdiği ışıltı mıydı bu?  Bilemedim. Tespihini çengelli iğnesiyle, yün yeleğinin cebine tutturarak ayağa kalktı. Hasretle sarılıp, kucaklaştılar. Fırsattan istifade oturdum yanlarına biraz dinlenmek için.  Allahaısmarladık faslı uzun sürdü. Bir müddet yenilerden, eskilerden keyifle sohbet ettiler. Onları dinliyordum sakinlikle. Kadriye teyze, birbirlerine suallerini sorup bitirince meraklı bir tavırla bana döndü ve sorduğu soruyla annemle beni bambaşka iklimlere götürdü farkında olmadan;

-Ee, sormayı unuttum, adını ne koyacaksınız kızım?

O an göz göze geldik.  Sırrımızdı bu. Doğumdan sonra açıklamayı düşünüyordum herkese. Bir an manasını yalnız ikimizin bildiği suçluluk duygusu çakıştı gözlerimizde. Annemin gözleri bulutlandı. Usulca başını çevirip, derin manalar okuduğum bakışlarıyla sadece kendi bildiği bir noktaya uzun uzun baktı.

            Dört erkek, iki kız altı çocuklu çiftçi bir ailenin beşinci çocuğuydum. Leyla benim küçüğümdü. Aramızda bir yıl bile yoktu. Benim kırkım çıkar çıkmaz annem Leyla’ya hamile kalmıştı. Hepsini severdim ağabeylerimin, hepsiyle anlaşırdım ama Leyla başkaydı. Bir kere tek kız kardeşimdi. O doğduğunda annem ben yalnız kalmayacağım diye çok sevindiğini her fırsatta anlatırdı. Kendisi de teyzemle iyi anlaştığından bizim de öyle olacağımızı umarak seviniyordu. Kızına ebedi bir dost bırakacak olmanın kıvancını yaşıyordu. Öyle de oldu. Leyla benim, ben Leyla’nın en yakın arkadaşı olduk. Hiç ayrılmazdık, görenler bizi ikiz sanırdı. Babam zaman zaman İstanbul’a çalışmaya giderdi. Dönerken bize aldığı elbiselerin rengine, boyuna, çiçeklerine kadar aynı olmasından da kaynaklanıyordu bu. Annem bazen sitem ederdi. Alışveriş köylerde sık yapılamayan bir şey olduğundan;

 

                   –Değişik al da el içinde çeşit çeşit giysinler,

 

derdi.  Babam “bir dahakine artık” der ama her seferinde annemin söyleneceğini bilerek alışkanlığını tekrar ederdi. Aynı yatakta uyurduk Leyla ile. Babaannem “sümbüllerim” benim diye severdi bizi. Ailede herkesin hoşuna giderdi birbirimize olan bağlılığımız. Sabahları erken kalkan diğerini uyandırır onsuz güne başlayamazdı. Birimizin yapabileceği işi bile ikimiz yapardık. Her gün birlikte bütün köyü baştanbaşa dolaşır, yorulunca bir köşede oturur milyonlarca kez birbirimize anlattığımız hayallerimizi tekrar eder dururduk bıkmadan. Leyla ile aramıza hiçbir şeyin giremeyeceğini düşünürdüm ta ki o güne kadar.

 

            Okula başlayacağım sene babam İstanbul’a taşınacağımızı söylediğinde şaşırmadık. Zaten birkaç senedir çalışmak için dayımlarla beraber İstanbul’a gidip geliyordu. Her gelmesinde yalnızlıktan, sağda solda kalmaktan usandığını söylüyor,

 

             -Gurbet zor, gurbette yalnızlık daha zor.

 

Siteminde bulunuyordu. Bizi de yanına almak istediğini biliyorduk ama dedem şiddetle karşı çıkıyordu. Evet, gurbet zordu. Fakat aile götürülür müydü oraya? Ne zaman ne olacağı belli olmazdı. Acı mı yor muydu hiç çoluk çocuğuna?

-Kendisi ne yaparsa yapsın ama çocukların sersefil olmasına izin vermem!

Diye gürlemişti. Hem gidenleri de görmüştü, kim gurbete gitmişte zengin olmuştu? Nelerine yetmiyordu gül gibi tarlalar? Adam gibi ekip biçseler değil kendilerine yedi sülalelerine de yeterdi. Orda tek çalışıp para biriktirmesi daha kolaydı sonra. Mümkün müydü hiç gurbette sekiz nüfus geçinebilmek? Böyle söylüyordu ama aslında babamın usanıp gelmesini umduğundan göndermek istemediğini hepimiz biliyorduk. İkna süreci uzun sürse de babamın kararlılığını görünce babaannem daha fazla işi uzatarak tatsızlık olmasını istemediğinden;

 

            -Gelin bizden çok kocasının yanına yakışır, bırak götürsün. Hiç olmazsa çamaşırını yıkar, yemeğini yapar. Gurbette tek kalınmaz. Olmazsa dönerler geri.

 

Diyerek dedemi ikna etmişti. Gideceğimiz gün her zaman olduğu gibi erkenden kalktık. Annem Leyla ile benim saçlarımızı bahçede bunun için sakladığı çelik bir tastan avucuna aldığı suyla ıslatarak özenle taradı ve sıkı sıkı ördü. Babamın İstanbul’dan gelirken aldığı en güzel elbiselerimizi giydik. Amcamın kullandığı traktöre birkaç döşek, birkaç yorgan, birkaç eski minder ve kilimle birlikte önceden hazırlanan çuval çuval yiyecek ve annemin gelin sandığı yüklendi. Babaannem, yaşlı gözlerle anneme son nasihatlerini verdi, babamın avucuna bir mendil tutuşturdu. Sırayla ellerini öpüp, vedalaştık. Gözyaşları ile ıslanan yüzüm insanlığımın ilk kederini tattırdı bana. Dedem bize sarılıp uzun uzun öptüğünde hayatımın en kederli öpücüğünün bu olduğunu hissettim. Sıra babama geldiğinde hışımla elini çekti ve babaannemden zılgıtı yedi;

 

Çocuklar yola gidecek be adam, bu gün huysuzluğu bırak!

 

 İnatçı adamdır, aldırmadı bile. Babam Israr etmeden başı eğik, arkasını dönerek çevik bir hareketle traktöre atladı ve tüm sesleri boğan motorun gürültüsü bütün kasvetli havayı bir anda dağıttı. Bir süre sonra ardıma baktığımda yazmasıyla ağzını kapatmış usulca ağlayan babaannemi ve eşiğe çökmüş, kederli dedemi gördüm. Bir köpek sesi çalındı sonra kulağıma, köpeğimiz boncukmuş meğer uğurlamaya gelmiş. Traktörün arkasından takati kesilene kadar koştu. Havladı, havladı, havladı…

 

            Leyla ile yolda birbirimize çevreden duyduğumuz İstanbul hikâyelerini anlatıp durduk. Birlikte İstanbul’da yapacağımız hayaller kurduk. İkimiz de çok merak ediyorduk İstanbul’u. Hasan abim her gelişinde İstanbul’u sorup durduğu için babam yazdığı mektuplarla birlikte İstanbul kartpostalları gönderirdi bize. Kartpostallar, elden ele dolaşıp uzun uzun incelendikten sonra mektupla birlikte özenle zarfa tekrar konur annemin sandığında saklanırdı. İstanbul’u giden gelen akraba, eş dosttan defalarca dinlesekte ilk kartpostallardan görmüş ve beğenmiştik. Otobüsün camından etrafı seyrederken dinlediğim İstanbul hikâyelerini hatırlatıyordu zihnim bana. Daldığım yerden yanımda oturan Leyla’nın sesi çıkardı beni.

 

              –İstanbul’da deniz var.

 

Leyla’ya döndüm yüzümü, devam etti;

 

-Ben denize gideceğim. Babama söylerim götürür bizi.

 

İlgiyle ve daha iyisini söylemek dürtüsüyle cevap verdim;

-Ben de Lunaparka gideceğim,

 Dayımın kızı Esma anlatmıştı köye geldiklerinde. Oradan biliyordum.

-Dayıma söylerim, bizi de götürür. Belki babam da götürür.

-Parka mı?

-Park değil, lunapark. İçinde sade salıncak değil her şey var. Dönme dolap, atlıkarınca, çarpışan araba…

Sıraladıklarımın ne olduğunu bile bilmiyordum. Kardeşimin söylediklerine mukabele etmek istiyordum sadece.

-O zaman önce oraya gidelim.

-Tamam.

-Öğrenirsek ikimiz de gideriz belki

Ama İstanbul çok büyükmüş, öğrenemeyiz ki hemen, ya kaybolursak?..

Deyiverdim korkuyla.

-Korkma! Ben seni hiç yalnız bırakmam. Birlikte kayboluruz…

Sanki kaybolmuşum da aniden bulunmuşum gibi bir rahatlama hissettim Leyla’nın bu cümlesiyle. Karşılık vermeye hazırlanıyordum ki annemin;  

–Acıkmadınız mı?

Sorusuyla atıştırmamız için elimize tutuşturduğu çöreklerle birlikte yarım kaldı konuşmamız. Zamanla hayallerimiz yorgunluğa yenik düştü. Sustuk. Otobüsün penceresinden akşamla birlikte daha gizemli hale bürünen yeryüzünü seyrederek uyuyakaldık. Bıkkınlık veren uzun bir yolculuktan sonra vardık İstanbul’a. İstanbul bizi daha varmadan yormuştu. Sabah gözlerimi açtığımda ürperdim. Alışık olmadığım bir sabaha uyandım. Köyde uyandığım sabahlara hiç benzemiyordu İstanbul’da uyanmak. İs kokuyordu bu şehir, çok kalabalık, çok gürültülüydü. Otogarda inince annemin eteklerine yapıştım kaybolmak korkusuyla. Burada her şey hızlıydı, hızdı. Oysa ben korkmadan koşup-oynadığım sakin, kuş sesleriyle, kuzu melemeleriyle dolu, taze süt kokan sabahlara uyanmaya alışıktım…

            -İstanbul’a geldik mi?

Usulca soruyor Leyla bitkin bir sesle.

             –Geldik kızım, geldik,

O da bitkin.

             -Deniz nerde?

            -Deniz mi? Ne denizi? Sen denizi nerden biliyorsun?

Şaşırıyor babam, hoşuna gidiyor Leyla’nın bu sorusu, kucaklayıp öpüyor.

            -Kartlardan gördüm,

           -Kartlardan mı?

 Hatırlamıyor. Bu kez annem karışıyor söze;

              –Mektupları söylüyor, diyor kısaca,

             -Haaaa, tamam kızım, tamam. Sen denizi mi görmek istiyorsun, götürürüm ben seni denize hele bir evimize gidelim de…

Babam Leyla’ya sarılıp bir kez daha öpüyor. Ama ne denizin sırası geliyor bir daha, ne lunaparkın. Adını bile anmıyoruz yıllarca. Geçim derdi aramıza giriyor deniz ve parkla. Sabah erkenden gidip akşam geç saatte dönen babamın yorgunluğu İstanbul’da deniz olduğunu bile unutturuyor. Ben hâlâ annemin eteklerindeyim ağabeylerimle birlikte. Aklımda ne deniz var şimdi ne park. Sadece kaybolmaktan korkuyorum. Şaşkın şaşkın etrafı izlerken babamın çağırdığı sarı taksiye binip eve doğru yola koyuluruz sonunda.

Bahçesinde kuyu olan, kırmızı boyalı müstakil bir gecekondu tutmuş babam. Biraz rutubetli ama idare eder. Burası bizim gibi gurbetçi insanlar tarafından bilinen ve yalnız onların yaşadığı, yollarında henüz doğru dürüst asfalt dahi olmayan bir semt. Kartpostallardan gördüğümüz İstanbul değil. İstanbul’un içinde bir başka İstanbul… Annem yorgunluğuna aldırmadan hemen çalışmaya koyuluyor. Köylüdür çünkü. Gündüzü tarlada, gecesi evde işçisidir günün. Yorulmak nedir bilmez. İvedilikle ev temizleniyor, kırklanıyor. Köyden getirilen kilimlerle, birkaç minder seriliyor. Sandıktan çıkarılan naftalinler evin rutubetli köşelerine yerleştiriliyor. Uzun bir çabadan sonra küf kokan ev “yuva” kokmaya başlıyor. “kadın eli başka” diyerek memnuniyetini belli eden babam anneme doğru sıcak bir bakış atıyor.  Birbirlerine minnettar gülümsüyorlar. Evden sonra bahçeye de el atılıyor. Annem en çok bahçeli olmasına seviniyor evin. Köyünden, doğup büyüdüğü topraklardan bir parça gibi geliyor. Bahçenin bir köşesine domates, salatalık, biber, soğan ekiliyor. Kuyudan çekilen sularla sulanıyor. Zamanla birkaç tavukla bir horoz da alınıyor. Çamaşırlar da bu kuyudan çekilen sularla yıkanıyor, bahçenin iki ucuna çakılan direklere gerilen iplere asılıyor. Bahçe buram buram yıkanmış çamaşır kokuyor bu günlerde. Durup durup içime çekiyorum kokuyu soluğum kesilinceye kadar. Bu kuyuya korkuyla beraber garip bir meyilim de var. Eğilip baktığımda suda yansıyan suretimi görmeyi ve yüzümü yalayıp geçen suyun serinliğini seviyorum. Annem bu ilgimden tedirgin olmuş olacak ki babama ültimatom veriyor;

Kuyuya kapak gerek, başımıza iş açmasın!

Başıyla onaylıyor babam sessizce. Çok geçmeden kuyu, ince, yuvarlak demirden bir kapakla kapatılıp üstüne de fazla ağır olmayan bir taş konuluyor önlem olarak.

Birkaç gün içinde komşularımız hoş geldin ziyaretlerine başlıyorlar. Yavaş yavaş çevreyi tanıyor, İstanbul’u anlamaya çalışıyorum. İlk dikkatimi çeken farklılıklar oluyor. Küçük görünen ama insanları birbirinden ayırmaya yeten önemsiz farklılıklar… Babam İstanbul’daki adamlar gibi az çok ama annem İstanbul’daki kadınlara hiç benzemiyor. Şehirli kadınlar ökçeli ayakkabılar giyerken annemin kara lastikleri var. Şehirli kadınların etekleri en çok bileklerinin biraz üstünde, ayakları çıplak, başları ya açık ya da saçlarının çoğu görünecek şekilde küçük, üçgen bir eşarpla çenelerinin altından tek düğümle bağlanıyor. Annemin ise elbisesinin altından giydiği bol bir şalvarla birlikte üstünde beyaz bir hırka, ayaklarında dizlerine kadar uzanan kalın, siyah çoraplar ve beyaz renkli, kenarları boncukla örülmüş, yaşmak yapılmış beyaz bir başörtüsü var. Şehirli kadınlar yüzlerini kapatmıyorlar erkeklerle konuşurken, rahatça konuşuyorlar ama annem rahat konuşamadığı gibi yaşmağıyla mutlaka ağzını ve burnunu kapatıyor. Annemin bu halleri onları epey eğlendiriyor. Şehirli kadınlar çocuklarına ya da kocalarına pencerelerden pervasız seslenebiliyorlarken annemin sesi sokakta hiç duyulmuyor. Şehirliler ekmeklerini bakkaldan alırken annem ekmeğini bahçede kendisi yapıyor, komşularına da bir pay ayırıyor. Bedeni de farklı annemin şehirli kadınlardan. Onlar narin ve ince.  Annemden ise köylülüğün verdiği bir sıhhat ve çeviklik fışkırıyor. Konuşmalarımız da onlardan farklı. Biz konuşurken çocuklar gülüyor, taklidimizi yapıyorlar. Zamanla tüm bunlara alıştım. Şehir denen dişlinin çarkında yavaş yavaş öğütülerek bizden önce gelen “şehirlilere” benzemeye başladım. İçimizde tek değişmeyen annem oldu. O, köylü saflığını ve duruluğunu her zaman korudu…

Okula birlikte başladık Leyla ile. Aynı sınıfta, aynı sırada oturduk. Babam ikimizi ayırmak istemediğinden öğretmenimizle konuşmuş, ikna etmişti. Biz de ayrılmayı istemiyorduk zaten. Sıralarımız üç kişilikti ama biz ikimiz oturuyorduk. Yine birbirimizin en yakın arkadaşıydık. Taşlıklar adını verdiğimiz bir yer bulmuştuk kendimize. Etrafını ısırganların sardığı büyük kayalıklarla dolu boş bir arsaydı burası. Okuldan sonra oraya gidiyor, bir kayalıktan diğerine atlayarak eğleniyorduk. Oyunun kuralı bastığımız kayaya bir daha geri dönmemekti. Bu şekilde en son kayaya kadar atlıyor, bitirince bu sefer diğer başa aynı şekilde geri dönüyorduk. En büyük zevkimizdi burada taştan taşa atlamak. Ağabeylerimiz dâhil kimseye söylemiyorduk. Çoktan unutmuştuk denizle lunaparkı. Köy çocuğuyduk biz. Oyuncaklarımız tabiatta ne varsa onlardı. Canan geldi bir süre sonra, öğretmen onu bizim yanımıza oturttu. Isınmamız uzun sürmedi. Bir gün onu da götürdük gizli oyun sahamıza. Ancak kibar şehir çocuğu beceremezdi taştan taşa atlamayı ve korkudan ağlamaya başlardı biraz uzaklaştığımızda. Kuralları ihlal eder, atladığımız bütün taşlara yeniden döner onu kurtarmaya giderdik Leyla ile. Kolundan tutar atlamasına yardım etmek isterdik ama bir türlü cesaretlendiremezdik bu kibar şehir çocuğunu. En sonunda sıkılır, döner arkamızı giderdik  “-ister gel ister gelme!” tehdidiyle. Ancak o zaman atlayabilirdi cesaret edip bir kayaya, ağlayarak. Basardık kahkahayı o ağlamaya başladığında. Çocukluk ne de olsa biraz zalimlikti… Canan, sokakta oynamayı beceremediği için çoğu zaman bizi evine çağırırdı. Bazen de oyuncaklarını toplar gelir, bahçeye kilim serer oynardık. Leyla ile bizim oyuncağımız kum, taş, çakıldı. Tuğlaları ezer, tükürüğümüzle karıştırır kına yapardık. Ağaç yapraklarını toplar, arasına taşlar koyarak yaprak sarardık. Ağaçlardan kırdığımız uzun sopalarla kendimize at yapardık. Oyunlar icat ederdik böyle…

Bir gün Leyla ile oynarken Canan çıkageldi kucağında kocaman bir bebekle. Bebeği gerçeğinden ayırmak imkânsızdı. Upuzun, sapsarı saçları, uzun kirpikleri, masmavi gözleri vardı. Dudakları pembeye boyanmıştı. Üzerine beyaz-kahverengi ekose tüllü bir elbise, sarı bir ceket ve elbisesinin renginde şapka giydirilmişti. Ayaklarında beyaz çoraplar ve yine beyaz fiyonklu ayakkabıları vardı. Bebeği yatırınca gözleri kapanıyor, kaldırınca açılıyor ve masmavi gözleri adeta parlıyordu. Bebeğin güzelliğine hayran kalmıştım. Biraz oynamak istedim ama Canan diğer oyuncaklarının aksine bebeğini paylaşmaktan epey imtina ediyor, bebekle sadece kendisi oynuyordu. O gün Canan gittikten sonra huysuzluk çıkararak ağlamaya, homurdanmaya başladım. En son annem dayanamayıp derdimi sorduğunda;

-Ben de bebek istiyorum

Deyiverdim. Annem anlayamadı ne istediğimi. Yüzüme soru dolu gözlerle bakarken Leyla koştu imdadıma.

-Oyuncak bebek. Canan’ın bebeği, bu gün getirdi, oynadık. Çok güzeldi.

Susup annemin cevabını bekledim. Hiçbir şey demedi. Ben daha da huysuzlandım. Babam geldi akşama. Beni o güne kadar hiç görmediği mutsuzlukta görünce anneme sordu;

-Kızın nesi var?

-Bebek istiyor, arkadaşında görmüş.

-Bebek mi?

Diye tekrarladı babam. Yine Leyla girdi araya;

-Oyuncak bebek. Canan’ın bebeği, bu gün getirdi, oynadık. Çok güzeldi, kocamandı.

 Babam da sustu. Onlar sustukça ben iyice huysuzlandım. İsteğime ulaşamamış, tatmin olamamıştım. O günden sonra bulduğum her fırsatta babamdan gizli olarak annemi yedim bitirdim. Her gün Canan’lara gidiyor, annem kızıp çağırıncaya kadar geri dönmüyordum. Leyla’da umurumda değildi artık, Onunla oynamıyordum. Tek umurumda olan Canan’ın bebeğiydi. Canan’da değil.

-Ayıp!

Diyordu annem.

-Ayıp kızım, elin evine her gün her gün gidilir de bu saate kadar kalınır mı?

-Bana ne! Siz de bana bebek alın o zaman,

diye tüm gücümle bağırıyordum. Babam eve geliyor, sofraya oturacakları zamana kadar bekliyordu eve dönmemi. Sonunda Leyla’yı gönderiyorlardı beni çağırması için. Leyla önde ben arkada korkarak kapıdan girip babama en uzak köşede sofraya oturuyordum. Evdekiler usanmıştı benim bu bitmek bilmeyen bebek sevdamdan. Sonunda bir gün babam eve elinde kocaman bir bebekle geldi. O kadar sevinmiştim ki dünyalar benim olmuştu. Canan ve Leyla şimdi yörüngemden epey uzak ama bebek çok yakındı. Bebekle birlikte huzura kavuşmayı bekleyen annem maalesef kavuşamadı. Bu defa da Leyla ile aramızda bebek krizi baş gösterdi. Leyla bebekle oynamak istiyor ama sıra ona bir türlü gelmiyordu. Canan’ın bebeği getirdiği ilk günkü ruh halindeydim. Bebeği elimden düşürmüyor, kimseyle paylaşmak istemiyordum. Zavallı kardeşim geldiğinden beri bir gün bile bebeği eline alamamıştı. Huzursuzluk çıkarıp ağlama sırası Leyla’daydı. Kardeşim bana bebekle oynamak için yalvarıyor ama bir türlü insafa gelmiyordum. O kadar gözüm dönmüştü ki oynamadığım zamanlar gaddarlık yapıp bebeği Leyla’dan saklıyordum. Artık Leyla ile değil bebekle uyuyordum. Çok sevdiğim ve bana dost olarak doğduğu düşünülen Leyla ile arama bir oyuncak bebek girivermişti kara kedi gibi. Annem her kavgamızda Leyla’yı yatıştırıyor, hevesimin geçeceği günü sabırla bekliyordu. Ama Leyla’nın sabrı o kadar büyük değildi. Bir gün bebeğimi almak için sakladığım yere gittiğimde ne göreyim! Bebek yerinde yok. Dehşete kapıldım. Sağa sola bakındım hızlıca ama bebek yok! Anladım Leyla’nın işi olduğunu. Telaşla anneme koşup Leyla’yı sordum.

-Dışarda, dedi

-Oynuyor.

Annem daha sözünü bitirmemişti ki hızla bahçeye koşarak Leyla’nın elinden bebeği kaptım.  O an kıyamet koptu ve artık sabrı tükenen Leyla bana vurmaya başladı. Ben de karşılık veriyordum. Seslerimizi duyan annem içerden koşarak geldi, bizi zorla ayırarak bebeği de aldığı gibi gitti. İkimiz de aniden sustuk. Savaş nesnemiz ortadan kaybolmuştu. Kavga bitmişti ama hırs devam ediyordu. Saatlerce anneme bebeği geri vermesi için yalvararak ağladık. Bu ağlama akşam babam gelene kadar sürdü. Babamın yanında ağlayamazdık, ondan çekinirdik. Mecbur susarak, annemle geçici ateşkes ilan ettik. Olayın üzerinden günler geçti ama annem bebeği hala göstermiyordu. Leyla ile aramızda artık soğukluk vardı. Birbirimizle konuşmuyor, oynamıyorduk. Okula da ayrı gidip geliyorduk. Günlerce anneme yalvarsakta, bir daha yapmayacağız diye tövbeler etsekte annemi inadından vazgeçirip bebeğin yerini öğrenemiyorduk. Annemden ve birbirimizden gizli evin aklımıza gelen her köşesine bakıyor ama bebeği bir türlü bulamıyorduk. Artık bizden bıkan annem umudumuzu keselim diye olacak bebeği sorduğumuz bir gün tek kelime söyledi;

-Kuyu da.

-Attım bebeği kuyuya, varın siz de rahat edin ben de rahat edeyim şimdi.

Leyla ile Birbirimize bakıp sustuk. Umudumuz bıçak gibi kesilmişti. O gece de diğer geceler olduğu gibi sırtımız birbirine dönük, hiç konuşmadan küs uyuduk. Sabah uyandığımda yanımda Leyla yoktu. Merakla her yere baktım, yoktu. Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu.

-Leyla yok,

Dedim sadece.  Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

-Nasıl yok?

-Uyanmış, her yere baktım, yok.

Elindeki işi derhal bırakıp evde Leyla’yı aramaya koyuldu. Ben de peşi sıra dolanıyordum. Halimizi gören babam boş gözlerle bize bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Leyla gerçekten yoktu. Annem belki de içgüdüsel bir sezişle kapıya yöneldi. Demir kapı aralıktı.  Leyla’nın ayakkabıları yoktu. Hızla kapıyı açmasıyla ömrümüz boyunca unutamayacağımız o manzara ile karı karşıya kaldık. Leyla’nın ayakkabıları kuyunun dibindeydi. Kuyunun üstündeki taş yere yuvarlanmış, ince, demir kapak yana doğru itilmişti. Donup kaldım…

            O güne kadar annemin sesini duymamış olan İstanbul sokakları, şehirli kadınlar ve şehirli erkekler annemin acı çığlıklarıyla uyandılar sabaha. O andan sonra bebeği bir daha asla sormadım ve hiçbir bebekle oynayamadım.

Az evvelki neşem uçup gitti. Ruhumu derin bir sızı kapladı. En mutlu günüme ömrümün en hazin hatırasının gölgesi düştü. Büyük eksikliğimin özlemi ile kederlenmiş, suçluluğu ile sarsılmıştım. Anneme baktım. Gözlerinin daldığı yerden ayrılamamıştı hâlâ. Yüreğinin ağır bir yük altında ezildiğini anlıyordum. Bana bakmıyordu. Kanadının biri kırılmıştı. Diğeri de incinsin istemiyordu. Biliyordum. Kadriye teyze bekliyordu merakla. Cevabını almadan gitmeyeceği aşikârdı. Onun yanı başımızdaki varlığı acımızı daha da arttırmaktan başka işe yaramıyordu. Sürmesini istemedim. Bir an evvel kurtulmak için:

-Daha karar vermedik

Diyebildim. Kederimi sezmedi. O, hala neşeliydi.

-Dilimizin döndüğü bir şey olsun bari

Nasihatiyle hayır dualarını yineleyerek anneme döndü. Vedalaşıp ayrıldılar. O’nu kapıya kadar uğurladıktan sonra annemin yanına tekrar dönmeyerek diğer misafirlerle ilgilendim. Cesaretim yoktu göz göze gelmeye. Yıllarca sözünü bile etmemiştik bilerek. İkimizin ortak mahcubiyetini ortadan kaldıracak, acımızı dindirecek bir kelime yoktu dağarcığımızda.  Son kalan arkadaşlarımla neşelenmeye çalışsam da beceremedim. O gün akşama kadar hatırası yankılandı kardeşimin gözümde, kulağımda, aklımda, ruhumda…

            Görkemli “baby shower” partimden dokuz gün sonra sabaha karşı kucağıma aldım kızımı. İsmini koyacağımız gün ezanını okumak üzere kucağına alan dedesi,

-Adı ne olacak, karar verebildiniz mi?

Diye sorduğunda cevap veremedim. Annemin sesi çalındı kulağıma yanık bir tonla, usul ve titrek;

              -Leyla…

Üç kez daha yankılandı aynı isim kulaklarımda;

            -Leyla, Leyla, Leyla…

Abonelik
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Aysun T

Çok etkileyici bir hikaye derin hislerle yazılmış ve okuyucuya geçiyor

%d blogcu bunu beğendi: