Bana annemin annesinin ismini vermişler. O, kışın öldü; bense haftaya on yaşına basacağım. Annem ve kardeşimle birlikte Portakal Sokak’taki kavuniçi binada yaşıyorum. Evimiz üçüncü katta, daire numarası altı. Üç odası, stor perdeli (bu kelimeyi annemden öğrendim) bir salonu, beyaz dolaplı bir mutfağı, iki banyosu ve saksılı bir balkonu var. Balkon kenarlarında ağaçlar olan gri bir yola bakıyor.  Apartmanımız ise annemin babasının ismini taşıyor. (Sadece Cansu’ya söyledim. Yaşar, bir ölü için biraz komik bir isim.)

Ben dedemi hiç görmedim ama bize böyle güzel bir ev bıraktığına göre mutlaka iyi biridir.

            Galiba şimdi size biraz kendimden bahsetmeliyim. Türkçe kitaplarımdaki hikayelerde ve okul kütüphanemizdeki kitaplarda kahramanlar öyle yapıyor. Ben bir kahraman değilim ama size anlatacak şeylerim var. Sevgili yabancılar, biliyor musunuz ne zaman önemli bir şey anlatmak istesem (mesela pembe bisikletimi, en sevdiğim şarkıların listesini, sevdiğim meyveleri ya da kayıp kalemimi) beni dinlemiyorlar. Teyzem sözümü kesiyor, televizyon kumandasını arıyor ve ses düğmesini basıyor. Teyzem yüksek sesle servisi kaçıracağımı söylüyor ve günde on iki saat yüksek sesle televizyon seyrediyor. (Evet, matematiğim iyidir. Teyzemin en iyi yanıysa saçlarımı iki yandan, sıkı sıkı balıksırtı örmesi.) Annem işten döndüğünde günümüzün nasıl geçtiğini soruyor. Arda (şeftalili meyve suyunu klavyeye dökmediği sürece herkes hayatından memnun) kısa cevaplar verdikten sonra bilgisayarındaki ördek avına geri dönüyor; bense konuşmak istiyorum. Çünkü çok kitap okuyorum ve bir sürü kelime biliyorum. Teyzem çocuklar saçmalar, diyor. Çocuklar çok konuşmazmış. Bakın işte ben konuşuyorum. Kalbim çok cesurdur benim.

Öğretmenimin çok güzel saçları var. Öğretmenimin saçlarını, yıldızlı pekiyi almayı, yüksek sesle şiir okumayı, oyuncak mikrofonumu, Cansu’yla birlikte sahildeki parkta paten kaymayı, balkondan ağaçlara bakmayı ve arabaları saymayı, Korece şarkıları, çikolatalı dondurmayı ve patates kızartmasını çok seviyorum. Cansu benim en iyi arkadaşım. Saçları kısacık ve kıvırcık. Annesi ve babasıyla beraber bizim üst katımızda yaşıyor. Abisi ara sıra onları ziyarete geliyor. Onlar kiralarını bize değil teyzeme ödüyor. Parayı annemin temizlikçi ablaya yaptığı gibi beyaz zarfa koymuyor, bankayla gönderiyorlarmış. Belki banka zarfa koyuyordur. Ben hiç bankaya gitmedim.

 Cansu son günlerde pek gülümsemiyor. Yapboz oynarken doğru parçaları bulamıyor, oyuncak bebeklerini evde unutuyor, Legoları dizerken çabuk sıkılıyor. O zaman abisiyle babasının yine kavga ettiğini anlıyorum. (Seslerini bazen ben de duyuyorum.) Üzülme diyorum, annem ve babam da bazen öyle, yüksek sesle konuşur. Onu teselli ediyorum ama aslına bakarsanız büyüklerin derdi ne ben de bilmiyorum. Belki de bütün babalar öfkeli doğarlar.

            Benim odamın karşısında babamın bir çalışma odası, annemin yatak odasında kıyafetleri, koridordaki portmantoda ceketi ve ayakkabıları, banyo dolabında şampuanı, tıraş köpüğü ve diş fırçası var; bu şu anlama gelir: Babam bizimle yaşamıyor ama bizi terk etmedi. Çukurova Üniversitesi’nde toprakta yaşayan böceklerle ilgili dersler anlatıyor. (Doğrusu, onu dinlemek istemezdim. Ben böceklerden korkarım.) Annem diyor ki babamın iş yeri evimize çok uzakmış. Bu yüzden babam ayda iki kez gelip gerçek yatağında iki gün yatıyor. Sabahları çayını çok sesli karıştırıyor, öğlenleri annemin yemeklerini beğenmiyor ve akşamları beni ve Arda’yı sinemaya götürüyor. (İşte o zaman en sevdiğim tokalarımı takıyorum. Uçları vişneli lastik tokalarım başımın iki yanından sarkıyor.) Annem ve babam birbirlerine bazen tatlı şeyler söylüyorlar (canım, hayatım, çiçeğim ya da meleğim gibi), bazense kötü şeyler (Allah kahretsin, beni boğuyorsun, öyleyse defol, lanet olsun, çocukların çilesini biraz da sen çek… gibi.) Babam eve geldiğinde onu eğlendirmeye çalışıyorum ve kardeşime bilgisayardan gelen silah seslerini kısmasını söylüyorum. Bir rakam olsam ancak sıfır olurdum.

            Annem duvarlara bant yapıştırmama izin vermediği için babamın bana aldığı dergilerden çıkan takvimi, şarkıcı posterlerini dolabıma astım ve çiçekli çıkartmaları yatağımın başlığına yapıştırdım. Şey, acaba sır tutar mısınız? Eğer uykum yoksa gece lambamın ışığını tekrar yakıyorum. Prenses etekli abajuruma bakarak hayaller kuruyorum ama kimseye anlatmıyorum. Elektrik faturası bu yüzden yüksek geliyor. Çünkü bunu çok sık yapıyorum.

            Annem, ben ve Arda yataklarımızda tek başımızayız. Öyleyse niçin ayrı yatıyoruz?

            Arda’nın ödevlerini annem yapıyor. Çizgisiz beyaz kağıtlara çubuklar, fasulyeler yapıştırıyor ve boyaları hiç taşırmıyor. (Bana sorarsanız taşırsa daha inandırıcı olurdu.) Beni hafta sonu kurslarına annem götürüyor. (Harika araba kullanır.) Bu sene baleye ve yüzmeye gidiyorum. Sömestr tatilinden sonra bana keman alacağına söz verdi. (Kollarım küçük olduğundan yarım keman yeterliymiş, teyzemin müzisyen arkadaşı öyle söylemişti.)

Teyzem evine dönmeden önce her akşam kakaolu sütü elime tutuşturup ödevlerimi yapmam için beni salona yolluyor. Annem ve kendisi için küçük makinede Türk Kahvesi yapıyor. (Annem kahveyi iki şekerli içer.) Sonra ikisi mutfak masasına oturup babam ve diğer erkekler hakkında fısır fısır konuşuyor. Babam, teyzemin sevgilileri ve ölü dedem hakkında. Bardağımı bırakma bahanesiyle içeri girdiğimde susuyor ve yeniden konuşmak için çıkmamı bekliyorlar. Çok oyalanırsam teyzem kötü bakışlarını takınıyor. Neler konuştuklarını size söyleyemem; çünkü annem öğrenirse bana kızacaktır. Sonra, babam bilmiyor ama, annem karanlık balkonda çok sigara içiyor; çünkü galiba annesini özlüyor. Onu severdim. Elleri hep gülsuyu kokardı, yumuşaktı ve pembe, püsküllü atkımı o örmüştü benim. (Babamın annesi hiç böyle şeyler yapmadı.) Atkımı taktığım gün çok kar yağmıştı, ananem işte o gün öldü. (Kalbi durmuş. Ananem, kalbini dikkatsiz kullanmış olmalı.) Fıstıklı irmik helvasının tadı çok güzeldi ama o gün herkes öyle üzgün görünüyordu ki ikinci tabağı isteyecek kimseyi bulamadım.

Annemin yüzü akşamları sigara içerken dalgınlaşır. (Dalgın ve düşünceli eşanlamlıdır.) İşte o zaman ellerimi beline sarar ve yanaklarından öpmek için eğilmesini beklerim. (Biliyor musunuz, annem hep harika kokuyor. Vanilyalı çiçekler, naneli şekerler, lavantalı sabunlar kadar güzel kokuyor. Mutfaktan yeni çıktıysa patates, soğan ya da (ya da bağlacı yerine veya da diyebilirim; gördünüz mü ne çok şey biliyorum ben!) hamur; balkondan döndüyse öksürtücü sigara dumanı… Ama bunların hiçbiri onun harika kokusunu gizleyemiyor. Ben onun çocuğuyum, belki de ondandır.)

Abonelik
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Ayşen Altay

Çok güzel. Çok sevdim.

%d blogcu bunu beğendi: