Birer filin göz kapaklarımda oturduğu bir ağırlıkla uyanmaya çalıştım. Bunun için yarı uyanık beynimin fonksiyonlarını çalıştırmak için olağanüstü bir kuvvet gerekti. Ikındım. Uzak diyarları aklıma getirdim; rüzgarın bir öpücük gibi konduğu yemyeşil bir düzlükte ellerim ceplerimde geziyordum. Ağzım açık, tertemiz hava tüm organlarıma dokunuyordu.

İleride, ormanlık alanın başladığı yere doğru seker adımlarla ilerliyorum. Çağların gizemini oturmuş gövdesinde saklayan bilge ağaçlar yol veriyor. Yaşlı sesleriyle hep bir ağızdan:

 

– Yeni bir dünyaya hoş geldin insan! Bu patikayı dosdoğru takip et, şelalenin güçlü ve sakinleştirici sesini duyduğunda, anlamış olacaksın…

 

Kuş sesleri eşlik ediyor yürüyüşüme. Ne kadar da parlak ortalık. Güneş ışınları açıklıktan yol bularak yüzüme değiyor. Bastığım toprak her adımımda kucaklıyor topuklarımı. Şelalenin şırılları çarpıyor kulağıma. O da nesi? Yaklaştıkça şırıl yansımaları zırıla dönmeye başlıyor, hayal ettiğim dünya zangır zangır titriyor şimdi.

 

Ani bir ümitsizlikle belimden doğruldum. Şarıl şarıl akan şelale değil, zırıl zırıl ağlayan alarmımın sesiydi bu. Kendimin bile anlamadığı bir şeyler geveledim alarmı kapatırken. Tahmin etmek zor değil, kısık kısık bolca küfür. Odamın kasvetli karanlığına açıldı dünyam; bu, ağaçların yol verdiği bol açıklıklı yeni dünya değil, tam tersine, koca binaların altında kaynayan vızır vızır arabaların ve üç kuruş para için uzanan engebeli yolların yavan dünyasıydı.

 

Yıllar yılı kum tepelerini aşmış bir bedevi gibi uyandım, ağzım çöl. Dilim paslı. İçim kurak. Tüylerim ürperiyor bir kış sabahı, dışım buz. Alaska’nın meçhul köşelerinde çaresizce kurtarılmayı bekleyen bir kayıp. Gece, şafağın peşini bırakmıyor, gözlerim kör. Ölüm gibi bir uyanıklık hali. Uyanıklık hali mi?

 

Titrek adımlarla pencereye yaklaşıyorum, sabah kahvaltım bir parça umut için. Bugün de ekmek yok, baksana! Dışarıda dev gökdelenler hiç uyumamış gibi, sahte ışıklarını saçmaya devam ediyor henüz doğmamış güne. Şehrin kalabalık egzoslarından ve kenar mahallelerin sıkkın oflamalarından bir koca duman tepede, çökmüş üstümüze. Bakıyorum! Bu bir yaşama hali mi?

 

Çabucak giyinmem ve bu evden çıkış yapmam gerek işime. Apartmanın ıssız merdivenleri eşlik ediyor sıkkın yolculuğumun başlangıcına. Hastalıklı bir ömür gibi uzanıyorlar önümde. Apartman kapısı ise beni keskin soğuk kaldırımlara uğurluyor acımasızca. İnce paltomun yakalarını kaldırıyorum bir nebze korunmak için. İri yağmur damlaları çiseliyor, ellerim cebimde. Dünden kalan yamuk yumuk bir sarma sigara karşılıyor parmaklarımı içeride. Ah! Ne büyük bir şans ağzımı biraz daha mahvetmek için! Konuşurken insanların gözlerine değil, çenelerine bakmak için!

 

 

 

İşin zorlu kısmı asıl şimdi başlıyor: Zincirlikuyu Metrobüs hattı. Ben ona Zincirlikuyu Mezarlığı Hattı diyorum. Yıllar önce açıldığında büyük patlama yaratmıştı; köprü trafiği azalacak, şehrin refahı artacak falan filan. Hatta kıldan tüyden bir politikacı şöyle müjde vermişti bir şair edasıyla:

 

– Asya – Avrupa 24 dakika! Ferhat’ı Şirin’e, devleti milletine kavuşturacağız!

 

Canım yoksul halk nasıl da heyecanlanmıştı. İşte buydu! Tüm sıkıntılar bitmişti ve güneşli günler bizi bekliyordu.

 

Acaba bu tarumar günde, şemsiyelerine sarılmış Zincirlikuyu Hattını kullanacak soluk yüzlü bu güruh hatırlıyor mudur bu yandan yemiş sözleri? Ben hatırlıyordum, kafamı paltomun içine gömmüş, aynı bir ortaçağ muharebesinde fırlatılan oklar gibi şemsiye demirlerinin gözümü deşmemesine çabalayarak. Ortalık şapır şapır ve takır takır seslerle yankılanıyor. Of pof pef sesleri biçimsiz ağızlardan sekiyor. Ve sonunda! Hattın kutsal otobüsleri de aceleci aceleci beliriyor peronda. Yanlış mı görüyorum? Hat numarası yerine ”Her nefs ölümü tadacaktır” mı yazıyor üstünde? Parmaklarımı sımsıkı kapatıyorum yüzüme, karıncalanıncaya kadar hem de. Peronda bir karınca yuvasını andıran topluluk hareketlenmeye başlıyor. İnsanlar birden akın ediyor otobüsün açılan kapılarına. Hurrraaa! Hataydaki festivalde beleş künefe kapmaya çalışan açlık hissayatıyla doluşuyorlar birbirlerinin üzerinden geçerek.

 

– Dikkat etsene be!

 

– Yavaş kardeşim yavaş.

 

– Üstüme…

 

ve daha binlerce inleme de beraberinde giriyor onlarla. Gözüme kestirdiğim bir tavşan deliğinden kendimi içeri atmayı başarabiliyorum. Ancak vücudumun tüm uzuvları dört bir yanımdaki insan kalabalığının bir taraflarına değiyor. İnsanlar havanın ıslaklığını giymişler üzerlerine, alabildiğine nem. Nefes almak çok güç. Yanaklarımda mütamadiyen bir hohlama hissediyorum. Orta taraf felaket. Yaşlı bir amca fena ezilmiş telefonlarına bakan gençlerin arasında. Suratı sıkılmış limona dönmüş. Direklere yapışanlar otobüsün her virajında dansçılar gibi bir oraya bir buraya sallanıyorlar.

 

Ön tarafta bir kavga var. Oturan bir çocuğu rahatsız ede ede sonunda kaldırmışmış birisi, bunu gören birisi de dayanamamışmış,

 

-Ayıp değil mi ulan yaptığın!

 

diye saydırmışmış. Şöför hemen panikle otobüs arızalandı diye insanları indirmeye çalışmışmış. Ön taraftan bir dalga kopuyor, otobüse şey olmuşmuş sesleri… Kulaktan kulağa. Neler neler!

 

– Günaydın efendim, tabi tabi müsaitim, dinliyorum…

 

Tüm toplantı detayları… Hepsini duyuyorum.

 

Kimse inmiyor. Aksine… Otobüsün tıs sesini salıp birkaç saniye beklediği duraklarda, faniler lanet ederek bu kış gününe, kendilerini atmaya çalışıyorlar nefeslerin plastiği bile erittiği yangınlı atmosfere. Bu hatta, toprak çekiyor ve sarıyor bir daha kurtulma ihtimalini varoluştan silerek. Kapılar açıldığında bir jole kıvamında olan diğer bedenlerin yanına yenisi ekleniyor, sekiz tekerleğin sürüklediği ölüm yoluna. Kaç yolcu sığdırabilir bu otobüs? Kaç çürümüş beden yatar bir mezarlıkta? En fazla?

Zincirlikuyu Mezarlığı’na ilk kapağı atan Abdülhak Şinasi Hisar olmuştu 1937’de. Cansız bedenlerin mineralli kemiklerinden güç alan gür meşe ve çam ağaçları ile çevrili bu mezarlığa Sait Faikler, Falih Rıfkılar, Necatigiller, Yaşar Kemaller de gömülmemiş miydi? Bu otobüste de var mıydı bir şair, bir yazar? Hazır yolumuzun üstüyken… Daha niceleri vardı boylu boyunca yatan mimiksiz, buz gibi bir ifadeyle; şarkıcılar, siyasetçiler, iş insanları… Ancak onların işi yoktu bu hatta elbet. Kim çekerdi Asya’dan Avrupa’ya en eziyetli ve en ucuz yolu, biz, halkın dibinden başka?

 

Cam buğularının gerisindeki kurşuni renk açılıyor hafif. Boğazın iki yanında serilen heybetli denizin üstünden geçiyoruz demek bu. Güçlükle oynatabildiğim kolumu insanların arasından cama doğru uzatıyorum, iki parmağımla cama değiyorum. Birazcık görebilsem dehşet manzarayı, içim açılsa az da olsa… Gördüm işte! Birkaç saniyeliğine. Buğu tekrar kapanıyor camın üstüne. Ortada pestili çıkmış yaşlı adam poşetini düşürüyor sıkışıklıktan. Dizlerinden eğiliyor almak için, şöförün çılgın sollamasıyla yere kapaklanıyor adam. Ağzında çığlıklar, gözlerinde yaşlar birikmiş. Kafası poşetin hışırtılarına deyip duruyor, suratında usanmaz bir panik. Dayanamıyorum bu görüntüye. O da dayanamıyor. Yattığı yerden çatlak bir bağırtı koparmaya başlıyor, iki eli kafasının arkasında, cenin pozisyonunda. Tüm suratsız suratlar ona doğru dönüyor. Ortalık inliyor. Kulakları sağır etmeye yetecek bir yakarış. Otobüs titriyor. Camlar sallanıyor. Yolcular iki büklüm olmuş, ne yapacağını bilemez kulaklarını kapatmaya çalışıyorlar. Camlar… Adam bağırıyor… Aaaaaaaaaaaaa! Doğru mu görüyorum, kapkalın camlar nasıl çatlayabiliyor? Otobüsün ortasındaki büyük camın göbeğindeki küçük yuvarlaktan uzanıyor çatlaklar dengesizce her yöne. Otobüs sağa sola yatıyor. Herkes çığlık çığlığa. Birden gençten biri oluşan çatlaktan dışarı doğru çekiliyor. Dışarı değil, içeri. Hayır, içeri de değil. Ateşlenmiş bir silahın ucundaki duman gibi küçülüyor bedeni ve kayboluyor çatlakta. Arkasından birisini daha yutuyor çatlak. Biri daha gidiyor. Herkes önüne gelen ilk şeye tutunmaya çabalıyor; bir kol, bacak, kafa, hava. Ne olursa. Bir fırtına esintisi dönüyor otobüsün içinde. Deprem gibi uğulduyor otobüs. Çatlak büyümüş ve hızla insanları yutmaya devam ediyor. İki eliyle sıkı sıkıya kavradığı direksiyonla birlikte şöförü görüyorum gözden yiterken. Bense hemen önce çatlağın yediği yolcunun koltuğuna asılıyorum. Çatlağın çekim enerjisine dayanamayan parmaklarım yavaş yavaş asıldığı koltuğu terkediyor. Adam yere kapanmış hala çığlıkta. En sonunda o da çekiliyor son anda kaptığı poşetiyle birlikte.

 

Bir kaosa uyanıyorum, yüzüm toprak kokusuna kapalı. Ağlamalar, zırlamalar… Gözümü zorlukla açabiliyorum. Başım nasıl ağrıyor! Neredeyiz? Yanımda şöför, üstünde direksiyon. Kanlar sızıyor kafasının arkasından. Şurada kalkmaya çalışan adam biraz önce tüm toplantı detaylarını öğrendiğim değil mi? 34Z otobüsündeki herkesin burada olduğunu farkediyorum. Bazıları deli dana gibi koşturuyor etrafta. Neredeyiz nidaları… Kimisi hala yatıyor yerde, çatlaktan çekilmeden önce tutunduğu yolcu ile. Sahiden neredeyiz? Yaşadığımız dünya ters yüz olmuş, anlam veremiyorum. Kopan gürültünün arkasından bir şelalenin şırıl şırıl fon müziği çarpıyor kulaklarıma. Kafamı kaldırdığımda görüyorum çevremizi süslemiş gür meşe ve çam ağaçlarını. Kuşlar uçuşuyor tümsek yapmış yer yer mermerlerin üzerine. Topraktan yukarı uzanan dik mermerlerin üstünde siyah düzgün yazılar… Dudaklarım yarım açık uzaktan seçebildiğim bir tabelayı okuyorum:

 

”Her nefs bir gün ölümü tadacaktır.”

 

Demek burasıymış.

 

Arkamda tanıdık bir ses. Bağırmaktan kısılmış ancak huzurlu bir ses. Fışır fışır bir poşet sesi eşlik ediyor kısılmış, huzurlu ve yaşlı o sese:

 

– Daha iyi oldu böylesi.

1
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
Enes Emre ÇOLPAN Recent comment authors
  Abonelik  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Enes Emre ÇOLPAN
Ziyaretçi
Enes Emre ÇOLPAN

Tebrikler! Üslubunuzu çok beğendim. Betimlemeleriniz gayet keyifli. Okurken oldukça keyif aldım. Ve eleştirileriniz… Durumları eleştirme şekliniz şahane. Metninizde birçok yere birçok gönderme farkettim. Hah, ben de böyle göndermelere bayılırım zaten. Büyük bir yeteneğiniz olduğuna inanıyorum. Yazdığınız her cümlede farkettiriyorsunuz yeteneğiniz olduğunu. Hikayeniz hakkında birkaç eleştiri -ya da öneri diyelim- bırakıp gideceğim. Öncelikle; betimlemeleriniz gayet iyi. Olayları ve durumları birçok sözcük kullanarak betimleyebiliyorsunuz. Bu konuda iyisiniz. Ancak, betimlemeleriniz yoğunluğunu biraz azaltırsanız, daha iyi olur. Böylece hem betimlemelerinizle okuyucuları keyiflendirebilir, hem de akıcı bir anlatıma kavuşabilirsiniz. Ayrıca, hah! Hikayenizde mizah duygusu tam kıvamında kullanılmış. Okuduğum her cümlede mizahı hissettim ve… Keyif aldım!… Devamını oku »

%d blogcu bunu beğendi: