Soğuk bir Aralık günü. Gökyüzün de gri ve mavi renkler iç içe geçiyor, arada beliren parlak beyaz renkler bir görünüp bir kaybolmakla kararsız ve yaşam olanca hızıyla devam ediyordu.  Devinim ve çoğalma, aynı anda süregelen ölüm. Bitip başlamalar, kaybolan ya da çalınmış hayatlar, kazanılan hayatlar. Yerlerde biriken karlar yer yer eriyor ve çamurlu sular haline gelip kahverengi görünümler oluşturuyor. Ağaçlar döken yapraklarıyla savunmasız durup narin kollarını gökyüzüne kaldırıyorlar tekrar yapraklar açmayı bekleyerek. Dondurulmuş bir anı temsil ediyorlar, kışın eşsiz kıran günlerinde. Yaşam; sürekli ve zorunlu olan bir sürdürmeyi şart koşuyor, her birimiz varlıklarımızı öteye taşımaya çalışırken savruluyorduk etrafa. Karlar gibi…

   İçeride üç uzun masa. Çok geniş sayılamayan bir resim atölyesi. İki tane ışığı fena geçirmeyen pencere. Resim atölyesinin panosun da bulunan çocukların yaptığı resimler. Etrafta gene çocukların yaptığı işler. Seramik hamurundan heykeller, çeşitli üç boyutlu objeler, teknoloji ve tasarım dersin de fon kartonundan yapılan birimden bütüne heykeller, boya kokuları ve bazen çok gürültülü bazen de sessizce resimlerini yapan çocuklar. Bu okulda göreve başlayalı henüz 3 ay oluyor.

‘’Öğretmenim sizin gibi su resimleri yapalım mı?’’

   İçimde, midemde süre gelen bir ağrı. Hastaneden geliyorum, iç organlarımı monitörde gördükten sonra hiçbir şey olmamış gibi dersime geliyorum. Karnım ağrıyor. Yüzleştiğim gerçeklerimle ve aynı zamanda kendi içimi bir alet yardımı ile  görmeyi tuhaf buluyorum. Maddi manevi açığa çıkmışım, benimle ilgili olan her şey. Kendimce yasak ve günah saydığım her şeyin gölgeleri bir duvarda titreşerek oynaşıyorlar şimdi. Bu ay bakkalı kim ödeyecek? Ben mi gene? ‘’Oğlum, bu ay sen öde de ben bir daha ki ay sana yardım ederim, arabanın sigortasını yaptırmam gerekiyor.’’ ‘’Olmaz baba.’’ ‘’Ben hangi bir yere yetişeyim?’’ ‘’İhtiyaçlarım var, neden anlamıyorsunuz?’’

   Kar başlıyor. Atölyeden görünen sokak görüntüsü bir an içimi karartıyor. Bir yazı düşlüyor, bel fıtığıma iyi geleceğini düşündüğüm için esenlik vaat eden mavi sularda yüzmeyi istiyor,  sınırsız bir deniz manzarasına bakarak sıcak bir şezlonga ya da kızgın bir kuma uzanmam gerektiği kanısındayım. İçeride çocukların kalem seslerinin tıkırtıları geliyor. Masaların da çeşitli renkte kuru boyalar, suluboyalar, su kapları ve resim defterleri. Arada birbirlerine sataşıyorlar. İçeride on beş-on altı öğrenci. Üzerlerinde özel okullara ait ayrıştırıcı, o okula özgü üniformaları var. Bazılarının diz kısımları diz yapmış, bazıları üniformalarının birazcık dışına çıkarak renklenmeyi tercih etmiş. Bazıları da altında normal okul üniforması varken üstüne renkli kazaklar giymişler.

‘’Öğretmenim Elif kalemlerimi vermiyor.’’

   Mavi önlükler giyerdik biz. Annem beyaz yakalıklarımızı Pazar gününden ütülerdi. Bir keresinde ütümüzün sıcaklık denge ayarı yapılamadığı için yakam yanmıştı. Sonra yenisini almıştık, Türk Bayrağı desenli. Bir tane ay ve yıldız vardı sağ ve sol tarafında. Erkeklerin daha sade olurdu, kızların ki ise daha çiçekli böcekli. Çocukluğumun tasasız günleri yok. Robot olabilen arabam yok, artık iki tekerlekli bisiklete geçtiğim andaki sevincim yok. Bir bayram şekerinin tadı yok. Masumiyetin sonudur bu. Hayat her açıdan daha ciddidir artık. İnsan olmanın korkunç acısı başlamıştır bir kere. Kiraz ve dut ağaçlarımız vardı çocukken. Abimle ağaçlara tırmanırdık. Kediler gölgede uyuklardı. Civcivlerimiz vardı, sarı bir kedi onları yemişti. Sonra annem bir daha aldı, onlar da hemen öldü. Toprağa gömdüm onları. Babaannem ‘’ölüler toprağa gömülür,’’ dedi. Günlerce ağladım. Şimdi bunlar çok uzakta, bir duvarda öylece asılı kalmış halde bekliyorlar hareket etmeden. Belleğim anılar mezarlığı. Yaz kış üzerimden çıkarmadığım kırmızı bir gocuğum, tahta bir atım vardı, üzerinde kim bilir hangi hayallere daldığım. Evin içerisinin çok aydınlık olduğunu hatırlamadığım bir evde kardeşimle kavga ederken kapının çaldığı bir anı anımsıyorum sık sık. İkimizde kapıyı koşarak açıp annemin kapıdan sağ ve sol elinde taşıdığı abajurla geliyor eve.

‘’Bugün konumuz kuş resimleri çocuklar, herkes bir kuş resmi yapsın.’’

   Bacalar tütüyor. Arada bir pencereyi açıyorum hemen geri kapatıyorum çocuklar üşümesin diye. Hava almak, karlar üzerinde yürümek istiyorum hiçbir iz, ipucu, anı ve tutku bırakmadan. Dışarıda bir yerden bir yere giden insanlar var. Kimisi acele ile kimisi daha ağırdan alıyor yürüdüğü yolu. Bilgilerimi çocuklara vermekle yükümlü bir öğretmenim. İçlerinden belki birkaç tanesi ressam olurdu.  Bundan haberim olur muydu? Olsun isterdim. Ya da belki ben hayatta olmayacağım. Peki beni hatırlarlar mı bundan on ya da yirmi sene sonra? Bir resim öğretmenimiz vardı, sürekli su damlası resimleri yapıyordu demez miydi bu çocuklar? Yaşamın bu ağrılı kıyısında, tükettiğim zamanlarım da beni kimsenin artık sevmeye değer vermediğine karar vermiş bir insan olarak kalmamış mıydım?

‘’Öğretmenim kanatları ne renk yapsam?

‘’Öğretmenim keçeli kalemlerimi mi kullansam?’’

   İlk çocukluğumu geçirdiğim Ayaş’ta babam bir akşam on ikili Faber Castell keçeli kalem ve bir top kağıtla geliyor. Çok seviniyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. Babam da bana kuş resmi yaptırdı mı peki? Hatırlamıyorum. Unutmuşum her şeyi, yaşamıma karışan her türlü alanları, mekanları, duygularımı. Çok eskilerden boyadığım bir çizgisiz kağıdı. Dört tekerlekli bisikletimi, apartmanımızda olan abilerimi, ablalarımı. Üst katta oturan Sinan abinin küçülmüş babasını sedye ile indirdikleri akşamı. Unutmuşum en alt katta kapıcının karısı Hatun’un suratıma kapıyı çarptığını, unutmamışım aslında hiçbir şeyi unutmadığımı.

‘’Öğretmenim benim kuşlarım sevgili olsa olur mu?’’

   Sevgili, içine ne çok şey alan kelime. ‘’Söz, en kısa zamanda geleceğim.’’ ‘’Ne zaman?’’ ‘’Kendimi sana rahat anlatamıyorum, ne bileyim anla işte.’’ ‘’Korkma, çekinme kelimelerinden.’’ ‘’ Ellerin ne kadar güzel, hadi en sevdiğin tatlıyı yiyelim.’’ Bir odada ona yazdığım tüm yazıları okuyor büyük bir özenle ve içine gurur katılan kendini beğenmişlikle. Ona sunmuş olduğum sevginin içinde asla kendisinin bile anlayamadığı bir yüceliği yaşamaktaydı. Aşağı kattan açılan kapının sesi geliyor. Tüm sözcükler yarıda kesiliyor.

   Daha başka, keskin anlar.

‘’Şu saatte Beşevler metrosunda ol.’’ ‘’İnan çok yorgunum sevgili.’’ ‘’Ne demek yorgunum, güvenimi sarsıyorsun.’’

‘’Pek aramıyorsun beni, gözden uzak olan gönülden uzak olurmuş.’’

‘’Uzak olmak istemiyorum senden.’’

   Kendi haklarımın elinden alındığı ve bazen bunu kendim yaptığım, sınırlarımı çizmekte çok zorlandığım ilişkiler yaşadım. Yaşamım boyunca çok düzenli bir adam olamadım maalesef. Yaşamış olduğum her şeyi çok abartılı yaşadım. Çürümüş ve hastalıklı suların kenarından geçip o sularda boğulma tehlikesi yaşadığım ya da kavurucu sıcakların eşiğinde tek taraflı ve apar topar yapılan ilişkilerle bugün burada, esrik devinimlerle bir atölyenin içinde var olmaya çalışıyorum.

‘’Sen de beni seviyorsun,’’ diyor.

‘’Aramızda bir tutku var ama bu kesinlikle aşk değil. Hayatını benden bağımsız sürdürmeni istiyorum senden,’’ diyorum.

‘’Benim sevgim seni şımartıyor.’’

‘’Benim için hiçbir şey yapma, böylelikle sana borçlu kalmak istemiyorum.’’

   Daha başka, yorgun ‘an’lar var belleğimde asılı kalan. Nice insanın yaşamını köreltmiş, yaşama coşkusunu elinden almış bu ‘sevgili’ kelimesi; inatlaşma, savrulma ve soluk alıp vermez bir tanım olduğu gerçeği yazık ki bugün bile anlaşılamadı. Herkes hala gereksiz bir romantizm avcılığı yapmaktaydı. Ya da cinsellik esansı karıştırılmış aşk sürdürmeleri herkese olağan geliyordu. Kimileri bu ayrımın farkındaydı elbet.

‘’Sence ben yakışıklı mıyım?’’ diye sordum bir gün.

‘’Fena değilsin ama sen gene de kilo almaya bak.’’

   Susup kararsız beklediğim anlar. Apaçık bir sevginin tam ortasında ama gene de gizlenmeyi tercih ettiğim, tutkularımın iğdiş edilmiş halini anımsıyorum tekrar. Durultmaya çalıştığım suların birisi ya da birileri yüzünden bulanmasıyla ortaya çıkan yeni halimle ilişkilerimi sürdüremediğim bir ‘ben.’İlk kez birisini gerçek anlamda ‘ben’ sayıp ama sonucun aslında öyle olmadığını anladığım anlar. Aşk tekrar bir insana umut bağlayıp onu düşlerde yaşatıp ya da hayatının içinde asılı bir resim gibi taşıyıp bir zaman sonra sonucun da yalnız kalmak değil miydi? Gerçek anlamda sevginin boyutları neydi? Neye benziyordu? Bir zamanlar beraber uyuduğum insanların şu an tam da burada sona ermiş olduğunu biliyordum çünkü. Artık geri dönüşü olmayan, kurtarılamaz bir şekilde yangın yerinden arta kalan bir mabedi anımsıyor belleğim hayatıma karışmış tüm insanlarla ilgili. Kendimi görmeyi yadsıyor, ne sevinçlerimi ne de kederlerimi kimseyle paylaşacak gücü kendimde göremiyordum. Bu coğrafyada varlıklarının vaatlerle olan duruşlarının şimdi hiçbir şekilde hissedilmediği, gölgelerin bile dayanılmaz sıcaklarda olduğu bu şehir artık kabul etmiyor beni.

‘’Neden sürekli yazı yazdın?’’ diyor bir başkası.

‘’Kendimi görünür kılmak adına yaptığım bir eylem, kendimi insanlara sunma isteğinden kaynaklanan bir tepiydi.  Sözcüklerin havaya temas edince anlamlarının bozulduğunu düşündüm uzun bir süre ki hala öyle de düşünüyorum. O yüzden yazmanın bana gelebilecek en iyi şey olduğuna karar verdim. Konuşacak ve bölüşecek bir şey görmüyordum insanlarda ama yazı yazarak her şey kontrolüm altında olabiliyor, kimi zaman yarattığım karakterler birbirlerine aşık olabilip yaşamı dilediği gibi yaşıyorlar. Bu durum üç boyutlu gerçek yaşantımızda pek olmayan bir durum.’’

‘’Aşka inancın yok yani?’’

‘’ Her aşk cinayetle biter ve her aşk kendisini tüketmek için çabalar.’’

   Aşkın özünde olan şey; sıradanlıktan kurtarılma anının gelmesiyle aynı anda tuzaklara da düşme olasılığının artmasıydı. Giz dolu bir sarıya ya da hoyrat bir maviye, siyah parlak bir kumaşa teslim olup insanın elinden tüm silahlarının alınmasıydı aşk.

   Gizli bir ten uyumunun açık seçikliğinde olan birliktelikler; kişilerin birbirine  karşı hiçbir utanma ve saklanacak duygunun yer almadığı, gene hiçbir aykırı ses, koku ve tat duyumsamadan süregelen ilişkiler olarak devam ediyor, bir zaman sonra yerini hiçliğe bırakacak olsa bile.

   Minik ellerde tutulan boya kalemleri ile çiziktirilen imgeler. Nesne, cisim, madde, renk, ses gibi elemanlar atölyenin içinde süregelip estetik ve güzel olanı arama çabasıyla birleşiyor. Resim sanatının temel ilkleri göz önüne alındığın da ortaya çıkan naif eserler var burada. İçeride öğretmenleri ile boyalarla arkadaşlık yapan çocuklar. Hepsi büyüyecek ve yaşamın bir insanı ne hale getirebileceğini görecek. Hepsi de yaşamın kıyılarında ya da merkezinde acının öznelerini bilip, bir zaman sonra bu hayatın yaşamaya değer yanları olmadığını kavrayacaklar. Ölümleri tadacaklardı, ayrılıkları öğreneceklerdi. Ruh göçlerinin önlenemez artışların da bocalayacaklardı. Çok büyük hayallerim vardı, inanmıştım duvarları yıkabileceğime, ne kadar da bağlıydım uzlaşmazlığıma, yapabilirliklerimden ne kadar da emindim. Şimdiden bazıları yaşamın ayrıntılarını kavramış, sorular sormaya başlamıştı bile.

‘’Öğretmenim, resmim bitti.’’

‘’Öğretmenim ben resmimi evde kardeşimle yapacağım.’’

   Ben resimlerimi hiçbir zaman kardeşimle yapmadım. Kendi başıma yapıp, boyadım ve kimse sonucunu merak etmedi. Yorgun gecelerde kendi ruhumla konuştum sayısız geceler. Babaannem arada bir merak ederdi, gelir bakardı.’’Öğretmen olmuş,’’derdi. O da şimdi bu dünyada yok  Hastane odasında ölümünü beklerken son kez yanına gidiyorum, gülümsüyor bana. Evet, babaanne öğretmen oldum. Babam arada bir bakıp ‘’güzel olmuş,’’diyor.

   Dışarıda karlar artıyor ve savruluyor başı boş insanlığa, yaşama. Gümüşi renkte olan bulutlar yaşamın zavallılığını ve boşunalığını seyrediyor şimdi.

‘’Öğretmenim bana bir tane kuş çizer misiniz?’’

    Tüm aldatılmışlıklarım açığa çıkıyor apansız. Her şeyimi çalan, yerine koyamadığım duygularımı  kimin aldığını bilemeden, maddi manevi kayıplarımdan ve insanlardan isteklerimin yerine getirilmediğinden, bozulan bir iç organımın eskisi gibi olamadığından… Yakınıyorum her şeye.  Kurcalıyorum her bir ayrıntıyı. Ne çok detay ve ayrıntı vardı yaşamda? Manevi değerlerimi elimden alan katiller kalabalık sokaklarda geziyor gölgeleri derme çatma evlerin yıkık duvarlarında belirerek.

   Bir kuş kanatlarıyla esenliği şart koşuyor.

   Ufacık yüreği olan bir kuş resmi çiziyor öğretmen sevgi dolu bir yüreğe. Beklentisiz, dokunulmamış bir kalbi sevindiriyor.

‘’Hadi bakalım çocuklar, herkes kuş resimlerini yukarıya kaldırsın,’’diyor öğretmen gülerek.

   Bütün çocuklar resimlerini kafalarının üstüne kaldırıyor. Rengarenk kanatlar, mor, yeşil, sarı, siyah renkte bir yığın kuş. Kimileri yalnız, kimileri sevgili, kimileri kızgın, kimileri sevgi dolu…

   Kuşlar göçe hazırlanıyor ve hep beraber pencereden uçup gidiyorlar sevginin güzel kışına. Sevinç çığlığı kopuyor hep bir ağızdan.

 

– Kemal Macar

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: