Karşısındaki büyüleyici İstanbul manzarasına bakarak iç çekti Suat. Sağında Topkapı Sarayı’nın asırlara direnen heybetini, solundaysa Üsküdar’ın griye boyun eğmeyen yeşil tepelerini görüyordu. Gözlerini uzaklardan aldı, çimlerine oturduğu parkın önünden geçen caddeye baktı bir süre. Ardından, hava açık olduğunda Kız Kulesi’ni rahatça izleyebildikleri tarafa çevirdi gözlerini. Ancak Kız Kulesi yerine, devasa bir gemi gördü. Gecenin karanlığını yırtarcasına ışıltılıydı gemi. Bu ışıltı Suat’ın alkolden yavaşlamış zihnini ve bitkin gözlerini daha da yordu. Kafasını önüne eğdi tekrar, vazgeçti etrafını seyretmekten. Birasından büyük bir yudum daha aldı.

Suat’ın dikkatle etrafı izlediğini gören Koray, onun baktığı kadar olmasa da etrafa baktı üstünkörü. Heyecanlı gözlerini en çok kamaştıran, tam önlerinde duran gemi oldu. Suat’ın omzuna dokunarak “Bu neymiş böyle?” dedi. “Getirmişler buraya Titanic gibi!”

Suat, “Bilmem.” dercesine omuzlarını silkti. Koray ise her zamanki heyecanlı tavrıyla etrafındaki diğer insanlara baktı. O sırada, koluna yaptırdığı yeni dövmeye hayranlıkla bakan Sibel’i kestirdi gözüne.

“Sibel, sence nedir bu gemi, niye gelmiş buraya?”

Gözlerini dövmesinden ayırıp arkasına doğru bakan Sibel, gördüğü manzara karşısında gayet umursamaz davrandı. “Bilmem!” dedi. “Bir şarkıcının falandır ya da bir devlet başkanının, gezmeye gelmiştir. Belki de bir…”

Costa Classica!”

Suat, Koray ve Sibel hep birlikte Çağatay’a dönüp baktı. Herkesin kendine baktığını gören Çağatay uzandığı çimlerden doğruldu ve yerde duran biralardan birini aldı. Çakmağıyla açtığı biradan aldığı ilk yudumun ardından mırıldanır gibi konuşmaya devam etti.

“Dünyanın en eski ve en büyük Cruise gemisi Costa Classica! İstanbul’da kalacak üç gün daha. Televizyonda gördüm dün. Ayrıca Titanic bunun onda biri kadar bile değildi.”

Sibel anlamadı.

“Ne gemisi? Ne yapacak İstanbul’da?”

Cruise, yani böyle uluslararası seyahat gemisi işte. Buradan bir çıkıyor Yunan adaları oradan İtalya, Fransa, İspanya falan… Dünyayı geziyor.”

Suat, kafasını kaldırıp gülümsedi.

“Vay be! İçindekiler de geze geze eğleniyor ha?”

Çağatay başını sallayarak “Yani, herkesin eğlence anlayışı farklı tabii.” dedi.

Koray, tüm konuşma boyunca gemiye uzun uzun bakmıştı, gözlerini ayırmadan “Çağatay!” dedi. “Bu gemi şimdi Paris’e de gider mi?”

Çağatay’a sözü bırakmadan Suat araya girdi.

“Ulan salak, Paris’te deniz mi var?”

***

Suat, uzun zamandır yaptığı gibi Cihangir’den Tophane’ye inen hafif yokuşa kendini bırakıp Sanatkârlar Parkı’na vardı ve kendini çimlere attı. Çok geçmeden kendisine doğru gelen Koray’ı gördü. Aylardır mesken edindikleri bu güzel manzaralı İstanbul parkı, artık onlar için buluşmak üzere sözleştikleri bir yer olmaktan çıkmıştı. Akşam serinliği çökünce hepsi bu parka geliyor, diğerlerini de ya orada otururken buluyor ya da en geç yarım saat içerisinde karşılıyordu. Elinde siyah bir poşetle Suat’a doğru yürüyen Koray’ın yüzündeki gülümseme, ona yaklaştıkça artıyordu. Mesafe, bağırmadan konuşacak kadar kısaldığında Suat konuşmaya başladı.

“O ne elindeki?”

“Aldım nevaleyi geldim, hayırdır yalnızsın, yok mu Çağatay?”

“Yok. Sibel nerede?”

“Sorma, aramız bozuk.”

Sormadı Suat. Çünkü dostlukları artık susarak konuşacak ve anlaşacak raddeye gelmişti. Biraz zaman sonra Koray, dudaklarını büktü ve denize doğru baktı. “Sahi, Çağatay demişken…” dedi. “Çok değişik bir adam, bir aydır falan tanıyorum ama terbiyeli, bilgili birine benziyor. Sen ne zamandır tanıyorsun?”

Suat gülümsedi.

“Öyledir, Taksim’de tanıştık biz de, altı ay falan oluyor. Alman Lisesi’ni bitirmiş. Buralarda oturmuyor aslında, o gün de plak almaya gelmiş buraya, şu Galatasaray’daki pasaja, bulamamış. Karşılaştık, buraya geldik.”

“Vay! Alman liseleri, plaklar falan. Kültürlü adam. Nerede oturuyor ki?”

“Karşıda, Üsküdar’da. Okulu bu tarafta ama, gidip geliyor.”

“Ben ısındım adama, bir haftadır gözükmüyor ortalıkta, gelir mi bu akşam, saat daha erken, laflardık.”

“Ben de ne zaman arasam açmıyor bir haftadır, bilmiyorum gelir belki. Ben de tanır tanımaz ısınmıştım zaten. Çok sıcakkanlı adam. Dur şunu bir daha arayayım…”

“Gelsin de bu gemiyi göstereceğim ona ‘Hani üç güne giderdi lan!’ diyeceğim.”

“Sahiden lan, iki hafta oldu bu şey burada hâlâ…”

***

Gece iyiden iyiye çökmüştü İstanbul’un üzerine. Her zamanki gibi Suat manzaraya karşı, Koray ise sırtı manzaraya dönük oturmuştu. Bu nedenle elleri cebinde yürüyerek parka giren Çağatay’ı ilk gören Koray oldu. Suat’ın dizine dokunup Çağatay’ı gösterdi. Suat arkasını döndü, bu sefer bağırmadan konuşmayı gerektirecek mesafeyi gözetmedi.

“Neredesin be oğlum?”

Çağatay cevap vermedi, usulca gelip yanlarına oturdu. “Geldim işte!” dedi. “Biraz işim vardı son zamanlar.”

Koray, merakla sordu.

“Hayırdır kardeşim, bir sıkıntı yok değil mi?”

“Yok, bir karar aldım ben aslında. Onu söylemeye geldim size, fazla kalmayacağım.”

Suat uzandığı yerden kalkarak oturdu.

“Bir sigara ver de anlat bakalım, neymiş bu karar?”

“Bıraktım.”

“Ne zaman?”

“Oldu işte bir hafta falan.”

“Bu muydu karar?”

“Yok daha önemli bir karar bu.”

Suat birkaç dakikadır yokladığı ceplerinden birinde kırılmış bir dal sigara buldu. Kırıldığı yerden koparıp attı sigarayı ve geri kalan kısmını yakıp içmeye başladı. Çağatay da o sırada konuşmaya devam etti.

“Beyler, ben alkolü, sigarayı falan bıraktım. Öyle sağlıklı yaşamak falan değil amacım. Artık varlığı bana iyi hissettirmeyen şeyleri çıkarmak istiyorum hayatımdan. Hatta buraya gelirken benimkiyle buluştum ayrılmak istediğimi söylemek için, yoksa daha erken gelecektim.”

Suat hiç istifini bozmadı.

“İyi yapmışsın da kızın ne suçu var?” dedi Koray. “O da mı iyi hissettirmiyordu sana?”

“Hissettirmiyordu tabii, aslında sevmediğim bir sürü filmi izlemek ya da gerçekte hissetmediğim şeyleri söylemek zorunda kalıyordum. Alkolü ve sigarayı bıraktığımı söyleyince de şaşırdı. Artık bunları kullananlarla da arkadaşlık etmeyeceğimi söyledim sonra, kalktı gitti.”

Koray şaşkınlığını gizleyemedi.

“İlk defa arkadaş ayrılığı konuşmasına şahit oluyorum galiba. İyi de, herkesin hayatı kendine değil mi, neden arkadaşlarından vazgeçiyorsun ki böyle şeyler için?”

Çağatay saçlarını karıştırdı. “Bilmiyorum, haklısın belki.” dedi. “Belki irademe güvenmiyorumdur. Ama böyle olmak zorunda. Yani, biraz da şöyle düşünüyorum. Bence bir insanın hayatındaki herkes, ona bir şeyler katmalı. Eğer biri sana bir şey katmıyorsa, hayatında fazlalıktır. Bakın, sakın kişisel düşünmeyin bunu, elbette iyi kötü bir şeyler paylaştık sizinle ama siz, yani şey, eğer artık görüşmek istediğim insanlar gibi olmazsanız…”

Konuşmanın başından beri sessizce Çağatay’ı dinleyen Suat, sigarasını çimlerde söndürdü. Ardından izmariti eline alarak Çağatay’a gösterdi. “Çaça, ben bunu bırakmam.” dedi. Sonra biraz önce içtiği biralardan birinin şişesini ayağıyla itti. “Bunu da. Ama sen dersen ki, bunlar için ben seni bırakırım. Canın sağ olsun kardeşim. Ama bana kalırsa bir otur düşün, insan kolay kolay bir dost bulamaz ama çabuk kaybeder. Ben seni kaybetmek istemem, kararına saygı duyarım o başka, bu kararı neden verdiğini bile sorgulamam, bana ne? Etkilendiğin bir şey varsa, anlatırsın dinleriz, belki de yanlış bir karardır bu.”

Çağatay ayağa kalktı.

“Eyvallah” dedi sadece.

Suat’ın içine arkadaşını son kez gördüğü hissi düştü. O da Çağatay’ın ardından kalktı ayağa. Tokalaştılar. Çağatay, parkın patikalarından Tophane’ye doğru inmeye başladı. Biraz sonra da gözden kayboldu.

“Neydi bu şimdi?” dedi Koray. “Şu geminin şakasını yapacaktım, neye uğradığımı şaşırdım.”

Suat, Koray’ın siyah poşetlerin üzerinde duran sigara paketini yeni fark etmişti, uzanıp bir sigara aldı. “Ne şakası lan?” dedi unutkan bir sesle.

“Çağatay’ın anlattığı gemi yahu, üç güne gider dediği gemi iki haftadır burada, onu söyleyecektim.”

“Bu şaka değil ki oğlum, bunun neresi komik?” dedi Suat gülerek. Gemiye doğru bakıp sigarasından bir nefes çekti. “Gider elbet, acelesi yok. Gitse de buradan Kız Kulesi’ni izlesek.”

***

Parktaki çekirge seslerini arkalarında bırakıp Cihangir’e doğru yürümeye başladı iki arkadaş. Koray’ın aklında eve gidip sıcak bir duş almak vardı. Suat ise Çağatay’ı düşünüyordu. Onun neden böyle davrandığını… Her şeyde bir anlam aramaktan sıkılmıştı. “Böyle mutlu olacak demek ki” dedi mırıldanarak. Ancak Koray duydu bunu, bilmiş bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Freud ne demiş biliyor musun?”

“Ne demiş?”

“Bazen bir puro sadece bir purodur.”

“O ne demek şimdi?”

“Yani, belki de böyle mutlu olmayacak, mutlu olmak için yaptığı bir şey değildir belki bu. Sadece böyle yapmak istediği için böyle yapmıştır, altında başka bir anlam yoktur.”

Gülümsedi Suat. Duraksadı. “Belki de” dedi.

Tam o sırada arkalarından büyük bir ses yükseldi. Dönüp baktılar.

Costa Classica düdüğünü öttürerek demir alıyordu…

 

– Fahri Alpyürür

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: